“Dinde Zorlama Yoktur” Âyetini İzah Eder misiniz?

“Dinde Zorlama Yoktur” Âyetini İzah Eder misiniz?

Dinin ruhunda ve özünde zorlama yoktur. Çünkü zorlama dinin ruhuna zıttır. İslâm irade ve ihtiyarı esas alır ve bütün muâmelelerini bu esas üzerine kurar. İkrah ile yapılan bütün amel ve fiiller ister inanç, ister ibâdet ve isterse muamele açısından kat’iyyen makbul ve muteber kabul edilemez. Zaten böyle bir durum, ” ameller niyetlere göredir” prensibine de uygun düşmez.

Din, kendi mes’eleleri için ikrahı caiz görmediği gibi başkalarının İslâm’a girmelerini de ikrah esasına dayandırmayı hoş karşılamaz. O, muhatabını tamamen serbest bırakır. Meselâ zımmîler cizye ve haracı kabul ettikten sonra, İslâm dini onların hayatlarını garanti eder. Evet, İslâm’da musamaha ufku bu derece geniştir.

Zaten din, zorla kabul edilebilecek veya zorla kabul ettirilebilecek bir sistem değildir. O’nda her şeyden önce îmân esastır. Îmân ise, tamamen vicdanî ve kalbe ait bir mes’eledir. Hiçbir ikrah teşebbüsü kalb ve vicdana tesir edemez. Dolayısıyla insan ancak içinden geliyorsa ve gönlü imana yatkınsa îmân edebilir. Bu manâda da dinde zorlama yoktur.

Hz. Adem’den günümüze kadar, din hiç kimseyi dehâlete zorlamamıştır. Bu mevzûda zorlama daima küfür cephesinin ahlâkı olmuştur. Onlar insanları dinlerinden çıkarmak için zorlamışlardır; fakat hiçbir mü’min bir kâfiri zorla Müslüman yapmaya çalışmamıştır. Burada akla, şöyle bir soru daha gelebilir. Kur’ân-ı Kerim’de kıtâl ve cihadın farziyetiyle alâkalı birçok âyet mevcuttur. Peki bunlar bir manâda zorlama değil midir?

Hayır, değildir. Çünkü, cihad, karşı cepheye ait zorlamayı bertaraf içindir. Böylece insanlar, İslâm’ın değişmeyen bir kâidesiyle girdikleri İslâm dinine kendi arzu ve iradeleriyle gireceklerdir. İşte İslâm’ın farz kıldığı cihadla, böyle bir anlayışa zemin hazırlanmış olacaktır. İrade hürriyeti, İslâm’ın cihad emriyle yerleşmiştir.

Bu meseleyi bir başka açıdan da şöyle bir değerlendirmeye tâbi tutabiliriz:

Bu âyetin hükmü belli devrelere aittir. Belki her kemal ve zeval fâsılalarının da birbirini takibinde bu devreler yine bulunacaktır; ama, hüküm sadece o devreye münhasır kalacaktır. Nitekim Kâfirûn sûresinde bildirilen “Sizin dininiz size, benim dinim de bana” hükmü de aynı şekilde belli bir devreye mahsustur.

Bu devre ve bu dönem, meseleleri çözme ve anlatma dönemidir. Mes’eleler sözle anlatılacak ve kabulde muhatap kat’iyyen zorlanmayacaktır. Ve yine bu dönem, başkalarının dalâlet ve sapıklığıyla ilgilenmeme, onları tahrik etmeme ve kendi hidayetini muhafaza ile ferdî hayatında dini tatbik etme dönemidir.Bu dönem ve devrelere ait hükümler ise, bütün zaman dilimlerine şamil değildir; tabiî bu manâda şamil değildir. Yoksa bu hüküm artık hiçbir zaman tatbik edilmeyecek demek yanlış olur. İslâm’ın her devresinde böyle bir zaman parçası -realite olarak- yaşanmıştır ve günümüzde de yaşanmaktadır.

Ancak aynı âyetin bütün zaman dilimlerini kuşatan bir hükmü daha vardır ki, bu hüküm her zaman ve zeminde geçerliliğini devam ettirecektir. O da İslâm diyarındaki azınlıklara ait hükümlerdir ki, hiç kimse İslâm dinine girme mevzuunda zorlanmayacaktır. Herkes kendi dinî inancında serbest olacaktır.

Tarihe bir göz attığımızda açıkça görürüz ki, bizim aramızda daima Yahudi ve Hıristiyanlar bulunmuştur. Batılıların bu mevzûdaki itiraflarına göre, Hristiyan ve Yahudiler kendi devletlerinde bile, bizim içimizde yaşadıkları kadar aziz yaşayamamışlardır. Onlar zimmetimizi kabul ederek cizye ve haraç ödemişler; Müslümanlar da onları teminat altına alıp korumuşlardır. Fakat hiç bir zaman onları İslâm dinine girmeye zorlamamışlardır. Düne kadar bunların hususi mektepleri vardı ve kendilerine ait hususiyetlerin hepsini, dinî âyin ve yortularına varıncaya kadar muhafaza ediyorlardı. Bizim en muhteşem devirlerimizde dahi onların yaşadığı muhite girenler, kendilerini Avrupa’da zannederlerdi. Hürriyetleri bu kadar genişti. Sadece bizi iğfal etmelerine imkân ve fırsat verilmemiştir. Evet, gençlerimizi ve kadınlarımızı saptırmalarına göz yumulmamıştır. Bu da bizim kendi toplumumuzu korumamızın gereğidir.

Bu kabil dinin caydırıcı bazı hükümleri, hiçbir zaman dinde zorlama değildir ve sayılmamalıdır da. Bu gibi hükümler, serbest iradeleriyle dine girenlere aittir ki, onlar da zaten bu hükümleri kabul etmekle İslâm’a girmişlerdir. Meselâ, bir insan, İslâm dininden irtidat ederse ona mürted denir ve verilen süre içinde tevbe etmezse öldürülür. Bu tamamen daha önce yapılmış bir akde muhâlefetin cezasıdır. Ve tamamen sistemin muhafazasıyla alâkalıdır. Devlet, belli bir sistemle idare edilir. Her ferdin hevesi esas alınacak olursa devlet idaresinden söz etmek mümkün olmaz. O’nun içindir ki bütün Müslümanların hukukunu muhafaza bakımından, İslâm, mürtede hayat hakkı tanımamıştır.

Ayrıca İslâm dinine giren insanlar bazı şeyleri yapmakla bazılarını da yapmamakla mükellef kılınırlar. Bunun da zorlama ile bir alâkası yoktur. Nasıl ki, namaza duran bâliğ bir insan namaz içinde, sesli olarak gülecek olsa ceza olarak hem namazı hem de abdesti bozulur. Ve yine ihramlı bir insan, üzerindeki haşeratı öldürse veya dikişli bir elbise giyse çeşitli cezalara çarptırılır. Halbuki aynı insan namazın dışında gülse veya ihramsız bir zamanda bunları işlese hiçbir cezası yoktur. Aynen bunun gibi, İslâm, dine girme mevzuunda kimseyi zorlamamakla birlikte, kendi iradesiyle dehâlet edeni de başıboş bırakacak değildir. Elbette onun kendine göre emir ve nehiyleri olacak ve müntesiplerinden, bunlara uygun hareket etmelerini isteyecektir. Bu cümleden olarak, namazı, orucu, zekatı ve haccı emredecek; içki, kumar, zina ve hırsızlığı da yasaklayacaktır. Bu yasakları ihlal edenlere de suçlarının cinsine göre ceza verecektir ki, bütün bunların zorlama ve ikrahla hiçbir alakası yoktur.

Esasen biraz düşünüldüğünde, bu türlü caydırıcı tedbirlerin de, insanların yararına olduğu idrak edilecektir. Çünkü ferd ve cemiyet böyle müeyyidelerle, dünya ve ukbalarını korumuş olacaklardır. İşte bu manâda dinde bir zorlama vardır. Bu da insanları zorla Cennet’e koymak istemekle aynı anlamda bir zorlamadır…

Kasem Suretiyle Olan Yeminin Nevileri ve Hükümleri Nelerdir?

Kasem suretiyle olan yeminler: Lağıv (boş yere) yemin, Gamus (yalan yere) yemin ve mün’akıd (şarta bağlı yemin) kısımlarına ayrılır. Şöyle ki:

1) Lağıv yemin: Yanlışlıkla veya doğru olduğu zannı ile yalan yere yapılan yemindir. Bir kimsenin bir maksadı olmaksızın başka bir şey söylecek yerde “Vallahi”diye yemin etmesi bu kısımdandır.

Yine, borcunu ödemediği halde, ödemiş olduğunu sanarak “Vallahi borcumu ödedim”diye yemin etmesi böyledir. Bu tür yeminden dolayı keffaret gerekmez. Bunun bağışlanacağı umulur.

2) Gamus yemin: Yalan yere kasden yapılan yemindir. Borcunu ödemediğini bildiği halde bir şahsın: “Vallahi ben borcumu ödedim”diye yemin etmesi bu türdendir. Bu, pek büyük bir günahtır. Böyle yalan bir yemin evleri harab eder, yalancıları perişan bırakır. Bunun bağışlanması için keffaret yeterli olmaz. Bundan dolayı yalnız tevbe edip mağfiret dilemek ve bu yüzden bir kimsenin hakkını zayi etmişse onu yerine getirip helâllik almak gerekir. (İmam Şafiîye göre, Gamus yeminden dolayı da keffaret gerekir.)

3) Mün’akid yemin: Mümkün olan ve geleceğe ait olan bir şey hakkında yapılan yemindir. “Vallahi ben yarın borcumu vereceğim, vallahi ben falan kimse ile konuşmayacağım”denilmesi gibi…

Böyle bir yemin üzerinde durulursa keffaret gerekmez. Fakat yemin bozulursa, keffaret gerekir. Yukarıdaki yemininde borcunu ödemezse veya adamla konuşursa yemin bozulmuş olur ve keffaret ödenir.

İşte bizce, yalnız bu tür yeminlere riayet edilmemesinden dolayı keffaret gerekir. İster riayetsizlik bir zorlama karşısında, ister unutarak, ister yanılarak olsun, hüküm aynıdır. Bu tür yeminin bozulmasında dinî bir görevi yerine getirme veya insanlar için bir yarar varsa, yemin bozulur ve keffaret ödenir. Bozulmasında bir yarar yoksa, yemine riayet edilmesi gerekir. Bu kimse borcunu ödememeye veya babası ile konuşmamaya yemin etse, bu yemine riayet edemez. Borcunu vermesi ve babası ile konuşması gerekir. Sonra da af dileyerek keffaretini yerine getirir.

Ömer Nasuhi Bilmen

Bakara Sûresi 155. Âyetini Nasıl Anlamalıyız?

Çoklarının çok yerlerde anlattığı bu hususun tafsilini anlatanların anlatmasına havale ederek sadece sual soran şahsın sualine saygı ifâdesi olarak kısaca ve ancak meâl çapında, bu mübarek âyet üzerinde duralım: Belki de bir çok arkadaşlarımız itibariyle, anlatacaklarımız, “malûm-u ilam”kabilinden olacaktır. Ancak, Kur’ân’a ait her mes’ele bizim için çok mühimdir. Mevzua bizim vereceğimiz cevabın ehemmiyeti noktasından değil, Kur’ân’la alâkası cihetinden bakılmalıdır.

Âyette meâl olarak şöyle buyurulmaktadır: “Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabırlı davrananları müjdele.”

Kasem olsun ki, sizi, içinize salacağımız bir kısım korkularla imtihan ve iptilaya tâbi tutacağız. Defaatla başınıza korku salacak, ehl-i dünyayı size musallat edecek, böylece kim korkuyor, kim korkmuyor, haricî vücud noktasında bunu ortaya çıkaracağız. Evet, kimin korkup korkmadığını ilim noktasından Cenab-ı Hakk (cc) biliyor. Fakat, kudret ve iradenin taalluk sahası olan haricî vücud noktasında kimin korkup kimin korkmadığını ortaya koymak için O sizi durmadan imtihana tâbi tutacaktır.

Bu imtihanlardan biri de korkudur. İnsan, zelzeleden, açlıktan, susuzluktan, maddî-mânevî düşmandan korkar ve bunlar onun için bir imtihan olur..

İmtihanın ikinci çeşidi de açlıkla yapılandır. Ümmet-i Muhammed belli devirlerde bu imtihanın en şiddetlisine maruz kaldı. Günümüzde böyle bir imtihan söz konusu değildir. Vâkıa, bugün de bir kısım açlıklar, sefaletler yok değildir ama, bunlar, günümüz insanının israf ve suistimallerine terettüb eden bir kısım tokatlardır. Oysaki bizden evvelki nesiller, hususiyle de son iki asrın insanı, hârici ve dâhili düşmanların tasallutuyla, açlığın en acımasızına maruz kalmışlardır. Evet, bugün de belki bazı Afrika ülkelerinde de açlık vardır; ancak bu onların su-istimalinden kaynaklanan bir tokattır. Başka vesilelerle o hususu, uzun uzadıya anlattığım için burada temas etmeyeceğim.

Mal noksanlığı, bir bakıma gelecek çeşitli âfetlerle olabileceği gibi, bereketin kaldırılmasıyla da olabilir. Bu da imtihan çeşitlerinden biridir. Ve günümüzde enflasyon bu imtihanların en zorlu olanıdır.

Nefislerdeki noksanlık ise, hem öldürülme hem de insanca yaşama haklarından mahrum bırakılma gibi manâlara gelebilir. Dıştan gelen taarruz ve istilâlara karşı yapılan mücadelede İslâm âlemi şehidler vererek nefiste noksanlık imtihanı görebilecekleri gibi dahilde, İslâmi hayâtı yaşayanlar, cemiyet hayatından tecrid edilip ve onlara üçüncü sınıf vatandaş muâmelesi yapılmak suretiyle de imtihandan geçirilebilirler. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın (cc) ibtila ve imtihanıdır. Ve mü’minler imtihan olmaktadırlar. “Semerat”, meyveler demektir. Allah (cc) bağ ve bahçelerimize verdiği ve vereceği âfetlerle bunlarda noksanlıklar meydana getirir ve bizi imtihan eder. Bir de her türlü çalışma ve gayretin netice ve semeresiyle bizi imtihan eder ki, bu da yine semeratla imtihandır. Bu imtihanlar ya bizim çeşitli günahlarımıza terettüb eden imtihanlardır.. Allah (cc) bunlarla bizi uyarmak ve kendimize getirmek istemektedir; ya da derece ve mertebemizin artması içindir ki, bu da bizlere Cenâb-ı Hakk’ın (cc) bir lütfu demektir.

Sabır ve sadakat ancak imtihanlarla belli olur. Her türlü imtihan karşısında, Hakk (cc) kapısından ayrılmayanlar ve orada kalmaya kararlı olanlar, kapının her açılıp kapanışında, başı kapının eşiğinde bekleyenler bu imtihanı kazanmış olacaklardır. Az bir sıkıntı ile yol-yön değiştirip, kapının önünden ayrılanlar da kaybetmiş olacaklardır.

Efendimiz (sav) bir bela veya musibete maruz kaldığında hemen abdest alır ve namaza dururdu. “Sabır ve namazla Allah’tan (cc) yardım isteyin”(Bakara/153) âyeti bize bu hakikatı anlatıyor. Musibet sizi çepeçevre sardığı ve ufkunuzu kararttığı zaman bu girdaptan çıkmanın ve kurtulmanın yolu sabır ve namazdır. Evvelâ dişini sıkarak sabredeceksin; sonra da kullukta ısrar ederek, Rabb’inin dergahına yüz süreceksin.

İhtimal ki, Cenâb-ı Hakk (cc) bu imtihanlarla, bizim, sabır, tahammül, vefa ve sadakatımızı ortaya çıkarmakta böylece hem kendi lütûflarını hem de bizim gerçek değerlerimizi ihtar etmek istemektedir. Evet O, sabır ve sadakatınızı geçirdiğiniz imtihanlar karşısında gösterdiğiniz tavır mezurasıyla ölçecek ve kendinizi kendinize tanıttıracaktır. Ta ki, kimsenin Allah’a (cc) karşı bir delîli kalmasın. Belki de kul böyle bir ölçü ve tartı ile kendini deneyip ölçtükten sonra, şu itiraflarda bulunacaktır: Ya Rabbi, meğer ben ne dönek insanmışım. Sen beni bir kere imtihan ettin, kapıyı yüzüme bir kere kapadın, dümenimi bir kere bozdun, ben de artık bu iş olmaz dedim, ayrılıp gittim. Oysa ki bu bozgun, hiç durmadan tekerrür edip dursaydı, bana düşen vazife, yerimde sebat etmek ve.. senin düşmanlarınla yaka paça olmaktı. Sen belki, yüzlerce defa benim ordumu bozguna uğratacaktın; ama ben hep “Seni, Seni”diyecektim. Sen evimi başıma yıkacak, evlat ve mal acısıyla yüreğimi yakacaktın; ben hiç tavır değiştirmeden “Seni, Seni”diyecektim. Sen tepeden tırnağa vücuduma hastalıklar salacaktın, ben de dayanamayarak inim inim inleyecektim; ama, biraz derman bulunca ve iki kelime konuşma fırsatı yakalayınca yine “Seni, Seni”diyecek ve hep Seni isteyecektim. Bunları demem gerekirken, diyemedim, sarsıldım, döndüm ve ayrılıp gittim. Meğer ben ne dönek biriymişim..!

Kul, hak ve istikamet üzerinde olduğu demlerde de imtihan olur. Bir çok hadisin beyanıyla, Allah (cc) kulunu imtihan eder, başına çeşitli belâ ve musîbetler yağdırır, tâ ki kul, Rabbi’nin huzuruna tertemiz gidebilsin ve Cennet yamaçlarında huzur ve itminanla tenezzühten tenezzühe koşsun-dursun…

Evet, bizler de bir çok defa elenecek, kalburlara konacak, eleklerden geçirilecek ve imtihan olacağız. Böylece, has hamdan, kömür de elmastan ayrılmış olacak. Bilhassa günümüzde böyle bir imtihana zaruret vardır. Zira ilerde muhtemel dönekliklerin önünü almak ancak bu gün görülüp geçirilen imtihanlarla mümkün olabilecektir. Onun için, İlâhî da’vâyı omuzlamaya, taşımaya namzet olanlar arasında imtihan çok önemli bir faktördür; bunu da bizzat Cenâb-ı Hakk (cc) yapmaktadır ve yapacaktır.Bize düşen sadâkatla bu kapıdan ayrılmamaktır.

M. Fethullah Gülen

Kur’an’ın “Oku”Diye Başlamasında Ne Hikmet Görüyorsunuz?

“İkrâ = Oku”İlâhi emri, O en şerefli varlığın zâtında tecellî ile beşere emanet edilen sonsuz kemâlata muhatap ve mükellef olmak için bir vazife verme ve bir dâvettir.

Müşâhede edilecek, mânâ ve muhtevası anlaşılacak, anlaşıldıkça da, Hâlık’ın nizam ve kudretinin büyüklüğüne ihtişâm ve güzelliğine vukûf kazanılacak olan bu kâinat, Levh-i Mahfûz’un bir tecellîsi ve yansımasıdır.

Allah, insan hâricindeki canlı ve cansız her varlığı ” kalem” olarak vazifeli kılmış, böylece de, her varlık kendisine tevdî edilen, kendisinde tecelli eden vak’aları kaydetmiş ve kaydetmektedir.

Canlı ve cansız her varlık bir kitaptır. Bu îtibar iledir ki, “Gör, müşâhede eyle” suretinde değil de “Oku”şeklinde bir emir vâki’ olmuştur. Zîrâ, kitap ancak okunur. Her biri birer kitap olan varlıklar ile dolu ve pırıl pırıl bu kâinat, elbette ve muhakkak ki, ilâhî bir kütüphânedir. İnsandan gayri bütün varlıklar sadece ” yazmak” ile mükellef tutuldukları hâlde, insan, hem yazmak ama ve hele mutlaka ” okumak” vazifesi ile şereflendirilmiştir.

İlim, kâinatta tecellî ede gelen nizâm ve değişik şekilde tecellî eden şeylerin birbiriyle olan münâsebetlerini idrakten ve bu idrakların tasnîfi ve bir araya getirilmesinden ibarettir. Kâinattaki bu nizam, nizamdaki ehemmiyetli hassasiyet ve muvâzene, kat’iyyen rastlantılara verilemez. Binâenaleyh, böyle, bir nizamın elbette bir kurucusu ve vazedicisi vardır hem de, varlığı her şeyden daha ayân bir kurucu.

Her nizam, ortaya konmadan önce tasavvur edilir. Tıpkı, kâğıda dökülüp çizilmeden önce bir mimarî plânın, mimar dimağında tasavvur edilmiş olacağı gibi… Beşerin kesâfetli yapısı ve düşüncesi, bu tasavvur ve var olmaya nasıl bir şekil verir, o bir tarafa; Kâinat çapındaki bu nizâm, Levh-i Mahfûz ise, Mukayyet nizâm da, Kurân-ı Kerim’dir ve Levh-i Mahfûz’un âyinesidir.

Buna göre insan okuyacaktır. Okudukça anlamaya çalışacak, zaman zaman yanlış anlayacak, hatalar yapacak; tecrübelere girişecek; hatâ-sevap potasından geçirdiği ilim cevherini itimat ve güvenirliğe, emniyet ve sağlamlığa ulaştıracaktır. Bakmak başka, görmek başka; anlamak başka, anladığını kabullenip şuur ve gönlüne mâl etmek başka; bütün bunlardan sonra tatbik etmek başka ve tatbik ettiğini de gayra teslim ve tevdî etmek tamamen başkadır.

Evet, idrakla ilgili bütün bu başkalıklar dâima olup durmaktadır. Zîrâ, kâinatta birçok kanunlar vardır ve bunlar, kanun Vâzı’ı tarafından fevkalâde bir âhenk içinde cereyan ettirilmektedir. Bunların birkaçı şunlardan ibarettir:

1- Tek’den çok’a gidiş, 2- Çoklar arasında benzerler, farklılar ve zıtların bulunuşu, 3- Zıtlar arasında faâl bir denge ve âhenk, 4- Münâvebe (peşipeşine vazife devir teslimi), 5- Öğrenme, unutma ve yeniden öğrenme, 6- Cehd ve gayret, 7- Tahlil ve terkib, (çözülüp-sentezlenme) 8- İlham ve inkişaf, (içe doğma ve açıklığa kavuşma)

İnsan, bu kanunların bütününe tâbidir. Bu îtibar iledir ki, elbette çok insan olacaktır ve insanlar arasında benzerler, farklılar ve zıtlar bulunacaktır. Kezâ; insanlar arasında benzer, farklı fikir, görüş, inanış, davranış ve hareketler de olacaktır. Ancak bütün bu fıtrî zıtlıklar durgun, boş değil, canlı ve faâl bir muvâzene içinde olacaktır.

Yine bu îtibar iledir ki, sadece imanı hedef alan bir gidişin ilmi kaybetmesi ve sadece ilmi hedef alan bir gidişin de imânı ihmâl ve kaybetmesi vukû bulacaktır.

Yine bu îtibar iledir ki, ilim ve cehil, ikrâr ve inkâr, fazilet ve redâet, zulüm ve adâlet. muhabbet ve nefret, mücâdele ve barış içinde olma. gevşeklik ve atâlet muhtevâlı bir tevekküle dayalı yaşayış temposu ve davranış tarzına mukâbil: her şeyi insanın yapabileceği inancına dayalı sabırsız bir sürat, haşin bir ” bozup-yapma, yıkıp-kurma” ihtirâs ve cinneti gibi esasların ve hâllerin peşi peşine gelmesi, münâvebesi de vukû bulacaktır.

Yine bu îtibar iledir ki; hattâ o Müstesnâ varlık, beşerin Medâr-ı iftihârının öğrettikleri dahi unutulabilecek; ama mutlakâ yeniden hatırlanıp yeniden öğrenilecektir. Kezâ; böyle bir cüzlere ayrılma, bir tahlil, bir çeşitlenme, bir çoklaşma sonunda, elbette bunda da bir yeniden ele alma bir terkip cereyan edecek ve elbette bir ilhâm, bir zuhûr da olacaktır.

Bütün bunlar olmuştur, olmaktadır ve aralıksız olmaya devam edecektir. Hazret-i Mûsa’ya içtimâî ilimleri ve içtimâiyâtın sıhhatle devamını mümkün kılacak olan emirler “On emir”, Hazret-i İsâ’ya beşerî münâsebetlerde yumuşaklık, şefkat, muhabbet ve müsâmahâ, sabr u tahammül; Hazret-i Peygambere (sav) bütün bu hususlara ilâve olarak ilim, irâde, hikmet, muvâzene, telif, terkip, özlü anlatma (icmâl) ve eksiksiz ifade (tekmîl) bahşedilmiş idi.

Bu îtibar iledir ki; Müslüman olmak diğerlerinden bir bakıma daha külfetli, daha mesûliyetli, ama bir o kadar da lâtif ve yüksektir. Zirâ, içtimâî esaslar yanında, muhabbet ve müsâmahâ, hilm-ü şefkat; sabr-u tahammül yanında. ilim, irâde, hikmet, denge, te’lifci ve terkipçi olmak gibi daha yüksek hususiyetleri de gerektirmektedir.

Bundan ötürüdür ki; Fizik, Kimya, Astronomi, Biyoloji gibi ilimler sahasında yapılan keşifler, temin edilen terakkiyât, sonunda Levh-i Mahfûzda tasavvur edilip, Kurân-ı Kerim’de kayda tâbî tutulan ve kâinatta yer yer ve peşi peşine tezâhür eden esaslardan bazılarının anlaşılmasına ve genişçe idrâk edilmesine hizmet ettiğinden dolayı, bütün ehl-i keşif ve himmeti tebrik ve takdir gerektir. Ancak, böyle bir hizmetin, kazanç ve muvaffakiyetine mukâbil, Hâlık ve Nâzım’ı inkâr, ilâhî ilhâm ve irşâdı ret, insanı ilâhlaştırma, insan irâdesini mutlâk hâkim kılmak gibi bir kayba ve dalâlete düşmekten, insanlığı korumak da icap edecektir.

Fizik ve Kimya laboratuarlarında yapılan tecrübelere, öğrenilmiş kanunlara uyularak, fizik, kimya ve biyoloji vakıalarına yeni istikâmetler verilmezse, ibdâ ve ihtirâda bulunmak muvaffakiyetine istinâden, gittikçe sabırsızlaşan, gittikçe hızlanan, gittikçe küstahlaşıp mesûliyetsizleşen, bir cüret ve keyfîlik üzere, insanı ve insan cemiyetini dahi, bütün bütün kaybetme ihtimâli var. Evet, değişik tecrübelere tâbi tutulma sata-ı mâilinde yuvarlanmakta olan bugünün beşer ölçülerine karşı, insanın bir ” laboratuar hayvanı”, insan cemiyetinin de bir ” laboratuar” olmadığını lâyıkiyle hatırlamak lâzımdır.

Mevcut ilimleri donukluk ve durgunluktan, kuruluk ve abesiyetten kurtarmak; evvelâ ilimlere esas teşkil eden meselelerin lâyıkiyle anlaşılmasına yardım edecek; sâniyen insan irâde ve zihninin payına düşeni edâ, his ve kalbî sezişlerini, bir iç müşâhede ile müşâhede ettirmiş olacaktır.

O zaman işleyen aydın bir enfüs fasîh bir lisân kesilecek ve karşısına konulmuş kâinatı kelime – kelime, satır satır okuyacak, tıpkı bir kitap gibi. Zâten kâinatı bir kitaptan farklı görmek de âdeta imkânsızdır. Hele hele tekvînî emirlerde ilk yaratılan ” kalem” olarak anlatılıp da, tenzîlî fermanda da ilk emir ” oku” olursa…

Ne var ki, bu mesele, zannedildiği kadar kolay da değildir. Zâhirî ve Bâtınî hassaların faâl ve vak’alar karşısında titiz oldukları nisbette bir duyuş, bir görüş olsa bile, bu hassalardan bir tanesindeki ârıza büyük ölçüde diğerlerini de tesirsiz kılar.

Onun için Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyân’da körlük, sağırlık ve dilsizlik beraber zikredilir. Zirâ tekvînî emirler gözle okunduğu gibi, tenzîlî emirlerin ilk ma’kes bulacakları esrarlı perde de kulaktır. Ve bu müşâhede ve duyuşa tercüman ise lisândır.

Binâenaleyh, âfâk ve enfüsü göremeyen, kulağına geleni de duymayacak, duysa da anlamayacaktır. Kezâ; kulağına çarpan ilâhî emirlerle uyanmamış bir gönül, Şeriât-ı Fıtriye ile abes olarak iştigalden kendini kurtaramayacaktır.

Demek ki ” oku”, bir bütünleşmenin ve bütünleştirmenin; bir müşâhede ve değerlendirmenin; bir görme ve onun yanında sezmenin, sonra da bu iç irfâna dili tercüman kılmanın ifâdesi oluyor ki, bizim için bir ilk emir olması, ne kadar mânidardır.

Ehemmiyetine binâen uzun anlatıldı ve yer yer sadet harici mevzûlar kurcalandı.Tekrâren mütalâası bizi ma’zur gösterir ve affettirir ümidini beslemekteyiz.

M. Fethullah Gülen

Kur’an-ı Kerim’de Geçen “Kalb-i Selim”Kavramını Nasıl Anlamalıyız?

Selim “Selime”den gelir. İslâm kelimesiyle aynı köktendir. Lügat manâsı itibariyle kalb-i selim, hastalıksız ve arızasız kalb demektir. Daha has manada ise o, İslâm’dan başka her şeye kapalı olan kalb dir.

Kalb-i selim sahibi olmak, Kur’an’da bir mü’min adına ortaya konan vasıfları yaşamaktır. Bu tarif umumidir ve her şeyi içine alır mahiyettedir. Hz. Aişe validemize sorarlar: “Allah Rasûlü’nün ahlakı nasıldı?”Cevap verir: “Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz?””Okuyoruz”, derler. Ve sözüne devam eder: “O’nun ahlakı Kuran’dı.”Evet, Kur’an, evvelâ Resûlullah (as) kendi hayatını ona göre düzenlesin, tanzim etsin diye indirilmiş bir kitaptır. Daha sonra da imam nasıl yapıyorsa arkadaki cemaat da öyle yapacak ve bütün Ümmet-i Muhammed düşüncelerini, tasavvurlarını hayat ve ahlâkını ona göre tanzim edecektir. Bir de biz, selim kalbi, daha ziyade insanlara zarar veren şeylerden salim olan kalb olarak düşünürüz.Çünkü bir hadiste “El-Müslimu, men selimel müslimûne min lisânihi ve yedihi””Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kişidir.”buyurulmaktadır. Bu biraz hususi, fakat enfes bir tariftir. Müslüman, eliyle ve diliyle kimseye zarar vermeyecektir. “Kalb-i Selim”, Kur’an-ı Kerim’de iki yerde geçer. İkisi de Hz.İbrahim ile alâkalıdır.

Hz.İbrahim kavminin ve bilhassa babası Azer’in dalaleti ve sapıklığı karşısında iki büklümdür ve ızdırap içinde kıvranmaktadır. Bunun böyle olması gayet tabii ve fıtridir. Zira her insanda cibilli olarak, yakın çevresine karşı bir sevgi ve alâka vardır. Hele bu çevre daraldıkça sevgi ve alâka daha bir artmaktadır. Hiçbir sâlih evlad babasını sapıklık içinde görmek istemez, istemek bir yana, onun sapıklığı sâlih evladı her şeyden daha çok üzer ve dilgir eder. Hele bu Hz.İbrahim gibi şefkatin doruk noktasında bir peygamber ise; Onun ızdırabı herkesten fazla olur. İşte Hz.İbrahim böyle ızdıraptan iki büklüm bulunmaktadır.

bir gün yine, içinde babasının da bulunduğu bir topluluğa tevhid dersi vermekte ve onları hak dine davet etmektedir. Ancak kavmi ve babası ona karşı diretir, onun davetine icâbet etmez. Atalarının dini üzere olduklarını söylerler. Bu hemen her devirde, gerçeğe inanmayan insanların mazeretler veya dayanakları olmuştur. İşte böyle bir manzara karşısında Hz. İbrahim ellerini kaldırır ve Rabbine şöyle yalvarıp yakarır: “Ey Rabbim! Bana hikmet ver ve beni sâlihler arasına ilhak eyle. Sonradan gelenler arasında beni yâd-ı cemîl yap ve “Naîm”cennetine vâris olanlardan kıl. Babamı da bağışla o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah’a selim bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme!”(Şuara, 26/83-89).

Hz.İbrahim selim bir kalbe sahipti. “Nitekim Rabbine selim bir kalple geldi”(Saffat, 37/84) âyeti bize bu hakikatı anlatmaktadır. Ve O, ahirette insana ancak selim bir kalbin fayda vereceğini söylüyordu. Yani küfrün hakim olduğu bir kalbin, selamete ermesi kat’iyyen düşünülemezdi. Kafir olan kimsenin evladı Hz.İbrahim (as) bile olsa, eğer onun kalbine küfür hâkimse, Hz. İbrahim de olsa ona bir yararı dokunmayacaktır. Evet, O İbrahim Halilullah ki, pek çok Peygamberin babasıdır ve ihraz ettiği makam itibariyle, âhir zamanda gelecek, en büyük Nebi, Nebiler Sultanının, ben ona benziyorum diyerek iftihar ettiği bir insandır. İşte bu Zatın babası Azer’in kalbi küfürle doludur ve O’nun babasına hiçbir yararı olamamaktadır. Efendimiz (asm) buyuruyor ki: “Hz. İbrahim ahirette de aynı ızdırapla kıvranacak ve babasını ayaklarının dibinde görecek, “Rabbim! Ne olur bu benim babam!”diyecek… Fakat Allah, Azer’i meshederek, Hz.İbrahim’in içindeki alâka ve sevgiyi silecek ve ona babasını unutturacak.”Böylece “Halîlim, Dostum”dediği ve rahmetinin bağrına bastığı İbrahim’ine değişik bir buudda rahmetiyle tecelli edecek.

Mes’eleye bu zâviyeden bakınca kalb-i selimin ne demek olduğunu daha iyi anlamış oluruz. Kalb-i selimin, evvelâ küfürden, tereddütten, şirkten salim olması lâzımdır. İçinde küfrün kol gezdiği bir kalp ne kadar insanca davranışlar içinde de bulunsa selim olamaz. Günümüzde çok hümanistler var, “Benim kalbim temiz, zira ben insanları çok seviyorum, hep onlar için hayra koşuyorum.”diyorlar, ama boştur; çünkü inkâr içindeki bir kalb kat’iyyen selim ve salim olamaz. Çünkü o kainatın sahibini inkâr etmekte ve kalbi küfür içinde bulunmaktadır. Aslında insânî değerlere saygılı olmak çok önemlidir. Ancak hem o değerleri gerçek yüzleriyle idrak hem de bu idrakin sürekliliği, insanın insanlığının esası olan îmâna bağlıdır. Îmân olmayınca bütün iyilikler, güzellikler, fazîletler ya yalan veya süreksizdir. Dolayısıyla da değersizdir.

Hem, nasıl bir insan memleketine, hatta insanlığa çok faydalı bazı hizmetlerde bulunsa; fakat o memleketi idare edenleri ve o memlekettin kanununu, nizamını tanımayacağını söylese, zannediyorum böyle biri hemen derdest edilir ve cezalandırılır. Daha önceki faydalı işleri, hizmetleri hiç nazara alınmaz. Öyle de, Kâinatın Sâhip ve Mâliki’ni tanımayan bir insan, vatan ve milletine ne kadar faydalı olursa olsun, âhirette derdest edilip cezalandırılır ve yaptıkları ona hiçbir fayda getirmez. Siz Ebu Talib’e bakın ki, Efendimizi (asv) ta çocukluğundan itibaren yanına aldı, 48 sene himaye etti.. Ve hep O’na arka çıktı. Kimseyi O’na dokundurtmadı. Ama buna rağmen, îmân etmediği için O İlâhî teminatı kazanamadı. Hatta Ebu Bekir, başı bir kuşun tüyleri gibi kıvırcık kıvırcık bembeyaz olmuş, babası Ebu Kuhafe’yi alıp, Efendimizin huzuruna getirdiğinde Ebu Kuhafe Efendimiz’in dizlerinin dibine oturmuş, geç de olsa oğlunun girdiği nurlu yola girmiş ve Müslüman olmuştu. Bunun üzerine de Hz.Ebu Bekir ağlamaya başlamış ve Rasulullah (sav) de: “Niçin ağlıyorsun, baban hidayete erdi ya”diye sormuştu. Hz.Ebu Bekir’in cevabı da şu olmuştu: “Ya Rasulallah! Babamın yerine şu kelime-i tevhidi söyleyenin Ebu Talib olmasını ne kadar arzu ederdim!”Çünkü Ebu Talib Efendimiz’i (sav) himaye edenlerin başında idi, O’nu bağrına basmış ve: “Git, bildiğini yap, ben sağ olduğum müddetçe Sana kimseyi dokundurmam.”demişti. Ayrıca çocuklarından Haydar-ı Kerrar Hz.Ali’yi ve Mute’nin kahramanı Cafer’i Efendimiz’in (sav) emrine vermiş, vermiş ve onları en emin ele teslim etmişti. Ama, bütün bunların Ebu Talib’e bir faydası dokunacak mıydı? İşte bütün mesele burada! Eğer îmânla gitmişse, evet. Şayet îmânla gitmemişse, o zaman işi çok zor ve kurtuluşu mümkün değil.

Bu manâda kalb selimliği çok önemli bir husustur. İnsanlar birçok iyilik yapabilir; civanmert davranabilirler. Fakat evvelâ kalbin şirkten, küfürden ve dalâletten kurtulması gerekir.

İkincisi ise, o kalbin İslâmiyet ile mamur ve Kur’an ahlâkı ile donanmış olması lazımdır. Şayet, kalb Kur’an’ın tarif buyurduğu ve teklif ettiği ahlâk ile mamur değilse, o kalb selim değildir. Bütün bunlardan sonra Efendimiz’in (sav) yüce ahlâk ve ulvî seciyeleri de kalb-i selimin tezahürleridir. Bir insan ahlâkını Efendimizin ahlâkına uydurduğu ölçüde selim kalbe sahip sayılır. Aksine kendi kendini aldatmış olur. Ümid ediyoruz ve Rabbimiz’den niyaz ediyoruz ki bizi onun yüce ahlâkıyla serfiraz kılsın.

Bugün, İslâmiyet’e hizmet eden mü’minler, öyle ümit ediyoruz ki -İnşaallah- ellerinden geldiğince ibadet-ü taatta bulunmakta ve onunla gönüllerini mamur kılmaya çalışmaktadırlar. Aynı zamanda insanların dünyevî ve uhrevî saadetlerini temin maksadına matuf olarak da çok defa kendi maddi-mânevî füyûzat hislerinden fedakarlıkta bulunmakta ve kendi yaşama zevklerini, yaşama hazlarını bir tarafa iterek başkalarını yaşatma, onları mesud etme arzu ve iştiyakıyla gerilime geçmekte ve küheylanlar gibi koşmaktadırlar. Bir yerde bir araya geliyorlarsa, bu sadece ve sadece hizmet düşüncesini, hizmet azmini kuvvetlendirmeye matuftur. Gerçekten kulak verip onların heyecanlarını dinlediğiniz zaman, sînelerinin “ilâ-i kelimetullah”mülâhazasıyla attığını duyacak ve bunların o -va’dedilen zatlar olduklarını- anlayacak ve hissedeceksiniz. Müslümanlık bu fedakar ruhlarla her zaman iftihar edecektir. Zira onlar gelecek adına dirilişimizi tekeffül etmiş, desteklemiş ve omuz vermiş gerçek müminlerdir. Ve işte bunlar, selim ve salim kalb sahibi insanlardır.

Selim ve salim kalb mevzuu çok mühimdir, çünkü Kur’an âyetleri onu mal ve evladın karşısına koymuş ve: “Mal ve evlad fayda vermez, o gün ancak kalb-i selim fayda verir”buyurmuştur.

Sanma ki ey hace senden sim-ü zer isterler, Yevme lâ yenfe’uda kalb-i selim isterler.

İyi yaşamış mısın? İyi ölmüş müsün? İyi dirilebilecek misin? Liva-ül hamdin yolunu bulabilecek misin? Kevser’in başına ulaşabilecek misin? Efendimiz seni uzaktan görüp, tanıyacak mı? Senin ahiretteki durumun, bu sorulara ve daha başkalarına vereceğin cevaba bağlıdır. Zira Allah Rasûlü: “Ben benimkileri tanırım”buyuruyor. Nasıl tanıyacağı sorulunca da “Sizin alnı beyaz, ayakları sekili atı, yüzlerce ve binlercesi arasından tanıdığınız gibi ben de benimkileri abdest azalarından tanırım.”cevabını verir. Allah Rasûlü sizi, alnınızdaki “Sîmahüm fî vücuhihim min eserissücûd”(Feth/29) âyetiyle mühürlenen damgadan tanıyacaktır. Ebû Hureyre (ra), kollarını omuzlarına kadar yıkıyordu. Kendisine niçin böyle yaptığı sorulunca da: “Abdest azalarının nûrunu arttırmak istediğim için”cevabını veriyordu. İşte bu selim bir kalbe sahip olmanın tezahürüydü.

M. Fethullah Gülen

Kur’an-ı Kerim, Sadece Dünya Nimetlerini İsteyen İnsanların Ahirette Nasipleri Olmayacağını Anlatıyor. Bu Hususu Nasıl Anlamalıyız?

Kur’an-ı Kerim, pek çok ayetinde dünyaya talip olanları, ahiret nimetlerini isteyenleri ve hem dünya ve hem de ahiretteki hayır ve bereketten istifade yolları arayanları anlatıyor. Bu üç grub için de birer misal verebiliriz:”Kim ahiret mahsülü isterse, onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama âhirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ, 42/20)”Kim dünya hayatını ve dünyanın zinet ve şatafatını isterse, Biz orada onların işlerinin karşılığını kendilerine tam tamına öderiz ve onlara dünyada asla haksızlık yapılmaz. Fakat onlar için ahirette ateşten başka bir şey yoktur. Onların dünyada yaptıkları bütün işler hatta iyilikler bile, heder olmuştur; bütün yaptıkları boşa gitmiştir. (Hûd, 11/15-16)”Bazı kimseler: “Ey Yüce Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver”derler. Bunların ahirette nasipleri yoktur. Bazıları da, “Ey bizim Kerim Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, ahirette de iyilik ve güzellikler ver; ve bizi cehennem ateşinden koru”derler. İşte bunlar kazandıkları şeylerin hayır ve bereketlerini fazlasıyla bulurlar. Allah, hesabı çok çabuk görür.”(Bakara, 2/200-202)

Aslında, istenmesi ve arkasına düşülmesi gereken şey bellidir. Altmış-yetmiş senelik bir ömür boyunca elde edilecek iyilik ve güzellikle, sonsuz bir hayattaki nimet ve ihsanlardan hangisinin daha çok arzu edileceği açıktır. Tabiî ki, akıl ve şuuru yerinde olan bir insan, “dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmeti ve mertebe-i huzuru”ndaki nimet ve ihsanlara iştiyak duyacak, ahiretteki iyilik ve güzellikleri arzulayacaktır.

Ne var ki, insan acelecidir. Peşin ücrete meyillidir. Bu meyil, bir de imansızlıkla kuvvet kazanırsa, ademoğlu dünyanın geçici lezzetlerini hedef edinecek, onların arkasında gafilâne bir yol takip edecektir. Bir insan sadece dünyayı isteyince, Cenâb-ı Hak o kulun istediklerini bütünüyle verebilir. Fakat, o insan, yalnızca dünyayı talep etmiş, ahirete ait bir arzu ve istek ortaya koymamışsa kendi fıtratına ters hareket ediyor demektir. Çünkü, insanın tabiatı ahireti istemeye açıktır; bunu görmezlikten gelip bir tek dünya için dua eden kendi tabiatına ihanet etmiş olur. “İnsan ebed için yaratılmıştır, ebede meb’ustur ve ebedden başka hiçbir şeyle tatmin olamaz.”şeklindeki vicdanî sesi duymuyor ve bu ses çizgisinde istekler ortaya koymuyorsa tabiatını seslendirmemiş, özüne yabancı düşmüş olur. Bu yanlışının bedeli de ahiretteki nasipsizliğidir.

Diğer taraftan, ahiret ve ahiret ötesi şeyler, biraz insanın kabullenmesine vâbeste hususlardır. Hani şimdilerde üç boyutlu resimler var. Onlara ilk kez bakan insan sadece düz bir satıhla karşılaşıyor, anlamsız bazı şekiller görüyor. Eğer, daha başka şeyler görebileceğine inanırsa, bakışını o satıh üzerinde yoğunlaştırıyor, belli bir açı yakalıyor ve üçüncü boyuttaki şekilleri görebiliyor. Fakat, sadece o sathı görme niyetiyle baksa, nazarını yalnızca düz zemine hasretse, o zemin haricinde herhangi bir şey göremiyor. Aslında, o düz satıhta bir üçüncü, bir dördüncü buudu görmek mümkün olsa da, o insan bir şey göreceğine inanmadığından dolayı, onun için üçüncü buud, dördüncü buud sözkonusu olmuyor ve düz sathın ötesi hep perdeli kalıyor.

Burada istidrâdî bir şey arzedeyim: mesela şu mekanda iyi baktığınız zaman dört buudlu görebileceğiniz şeyler vardır. Çok defa o buudları ayırdetmeye çalıştım ve o nazarla baktım; bir noktadan sonra onlarda dördüncü buudu müşahede ettim. Birinci kıt’ada görülen şeyler, daha arkada daha genişçe görülen şeyler, bir sonraki perdede de ziyadesiyle derin görülen şeyler.. İşte bu görme, im’an-ı nazara ve biraz da kabule bağlıdır.

Evet, ahiret ve ahiret ötesi perdeler de bir kabul ve im’an-ı nazarla bilinir ve aşılır. Ahirete, öldükten sonra dirilmeye, mahşere, Cennet ve Cehenneme inanmayan insan, öbür tarafta işin hakikatını göreceği ana kadar sürekli bir berzah yaşayacaktır. Bin sene kabirde kalsa da berzahta gibi olacaktır. Ahirete inanmadığı için sürekli bir yok olma korkusu yaşayacak; orada, yok olmanın ızdırabını dünyada duyduğundan daha fazla duyacaktır. Dünyada değişik şeylerle teselli olsa da, orada sadece ebedi yokluğu duyacak ve herhangi bir teselli kaynağı da bulamayacaktır. Daimî yok olmanın demir parmaklıkları arasında kalacaktır. O insanın itikadı ötede yokluk olarak inkişaf edecektir. Çünkü, orada itikadın, kabul ve iz’anın inkişafı mahiyetinde bir yaratma olacaktır. O insanın dünyadaki itikadı yokluk yörüngeli olduğundan dolayı, ötede de yokluk olarak inkişaf edecek ve o derin bir yokluk duyacaktır.

İşte, “iman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.”sözünü sadece dünyada imanın insana verdiği huzuzât-ı nâmütenahiye (bitip tükenmez lezzet ve hazlar) ve küfrün insanın içinde hasıl ettiği ızdırap şeklinde anlamamak lazım. İmandaki Cennet çekirdeği de, küfürdeki zakkum tohumu da bir gün inkişaf edecektir. İman bir Cennet bahçesi gibi inkişaf ederken, o zakkum çekirdeği de bir gayya meydana getirecek ve sahibini yutacaktır.

Ahirete inanmayan ve ahiret nimetlerini, iyilik ve güzelliklerini istemeyen insan bir yokluk tohumu taşıyordur ve ötede bu tohum inkişaf edecek, sahibine de yokluk hicranı yaşatacaktır. Bundan dolayı, ahirete inanıp onun arkasına düşmeyen insan bu yanlış itikadının adem olarak inkişaf etmesiyle nasipsizlerden olacaktır.

M. Fethullah Gülen

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Davûd’un Ailesi Şükre Çağırılırken “İ’melû Âle Davûde Şükrâ”Denmesindeki Hikmet Nedir?

Evet, söylediğiniz ayet-i kerime meâlen, “Ey Davûd hanedanı, şükür gayreti içinde olun. Kullarımdan gereği gibi şükredenler çok azdır.”(Sebe, 34/13) şeklindedir.

Ayet-i kerimede, pek çok nimete mazhariyeti itibarıyla başta Hazreti Davûd olmak üzere onun soyundan gelen insanlar şükretmeye çağrılıyor. İsrailoğulları, Hz. Davûd zamanında en parlak dönemlerini yaşamışlardı. Davûd Aleyhisselam Kudüs’ü fethetmiş, onu kendisine başkent yapmıştı. O, hem hükümdar, hem peygamberdi. İsrailoğullarını kırk yıl idare etmişti. Hz. Davûd aleyhisselam’ın yerine oğlu Hz. Süleyman (as) geçmiş ve o da peygamberlikle yüceltilmişti. Hazreti İbrahim’le işaret edilen, Hz. İshak’la üzerinde durulan, Hz. Yakub’la rüya haline gelen ve sonra tâ Hz. Davûd ve Hz. Süleyman (as) döneminde bir devlet haline gelen bir ideal gerçekleşmişti.

Peygamberler, özel donanımlı, hususi insanlar olduğundan ve vazifeleri nazara alındığından, onlara dâhi denemeyeceği gibi; Peygamberlerin yaptıkları işlere de dâhiyâne ve onların hedefledikleri şeylere de mefkûre denemez. -Ziya Gökalp, idealin yerine mefkureyi kullanmıştı.- Çünkü, yaptıkları şeyler kendi düşünceleri değildir. Bu yönüyle, onların hedeflerine bir gâye-i hayal demek daha uygundur ki, Üstad Hazretleri de o tabiri kullanmıştır. Gâye-i hayal, yani, inanmış bir insanın gönlünde kurgulayabileceği, tasarlayabileceği, tasavvur edebileceği, Allah’ın rızası gibi, i’lâ-yı kelimetullah gibi, iyi insan olma gibi mefkureler, düşünceler, beklentiler ve hedefler halitasından meydana gelen bir yüksek hedef..

İşte, çok güzel bir sesi olduğu, kendisine verilen Zebur’u okumaya başlayınca, dağların ve kuşların onu dinlemek üzere etrafında toplandıkları, bir gün oruç tutup diğer gün iftar ettiği bildirilen Hz. Davûd döneminde o gâye-i hayale ulaşılmıştı. Sadece emr-i bi’lmaruf nehy-i ani’lmünker vazifesini yapma değil, arzu ettikleri arz-ı mev’udda oturma da değil, aynı zamanda arz-ı mev’udda devam ve sebatı sağlayabilecek bir güç de lutfedilmişti. Hem öyle bir güç ki, Hz. Süleyman aleyhisselam Sebe’den gelen elçiye “Sen dön ve onlara de ki: Biz onların üzerine, karşı koyamayacakları ordularla yürüyeceğiz. Onları yurtlarından mağlup ve zelil olarak çıkaracağız.”(Neml, 27/37) diyebiliyordu.

Kur’an’da, Hz. Süleyman’ın asla kafir olmadığı vurgulamakta ve Allah’ın O’na vahyettiği açıklanmaktadır.. hidayet ve nübüvvete kavuşturulduğu; adaleti tatbik konusunda babasını dahi geçtiği; kendisine ilim verildiği; kuşların dilini anladığı; cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ordular topladığı bildirilmektedir. Hz. Süleyman’ın en önemli hizmetlerinden biri, Sebe Melikesinin O’nun maiyyetinde müslüman oluşudur. Rüzgarın Hz. Süleyman’ın emrine verildiği; erimiş bakır madenlerinin O’nun için sel gibi akıtıldığı; cinlerden bir kısmının onun emrinde çalıştığı gibi hususlar Kur’an’dan öğrendiğimiz hususlardır. Hz. Süleyman’ın daima Allah’a yöneldiğini; imtihan edilmesi üzerine Rabbinden bağışlanma dileğinde bulunduğunu ve kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlığı Rabbinden istediğini de yine Kur’an’dan öğrenmekteyiz.

Evet, ister mefkure, ister gâye-i hayal deyin; isterseniz de “Allah’ın, vadettiği şeyi o insanlara verdiği imkanlarla tahakkuk ettirmesi”deyin, onlara pek çok şey lutfedilmiştir. Bundan dolayı, sadece Hz. Davûd değil, onun diğer çocukları ve hususiyle de onun yerine geçen Hz. Süleyman aleyhisselam, hem peygamberlikle şerefyâb kılınmışlar, hem peygamberlerin hayalindeki bir hülyayı, bir rüyayı gerçekleştirmiş, Rabbilerinin adını her tarafta duyurmuşlar ve hem de o işi teminat altına almış, sarsılmaz bir güce sahip olmuşlardır. Ayrıca, milletleri de onlardan memnun kalmış; şuradaki-buradaki hır-gür, güftugû kesilmiştir. İşte, bütün bu nimetlere mazhar olan, Cenab-ı Hakk’ın apaçık mevhibeleriyle nimetlendirilen insanlara hitap edilirken deniliyor ki; “Ey Davûd hanedanı, şükür gayreti içinde olun.”Yani, sizin sürekli yaptığınız bir ameliniz, bir işiniz de şükür olsun.

Aslında şükür kelimesinin, namaza, oruca, zekata ve hacca da taalluku vardır. Çünkü, fikrî, zikrî ve amelî şeklinde gruplandırabileceğimiz şekilde fikirle, zikirle ve amelle yapılan şükürler vardır. İnsan düşünerek de şükredebilir; nimetleri derince duyar, onlar karşısında bazen ezilir bazen iki büklüm olur, bazen hicab içinde buruklaşır, bazen elhamdü lillah, eşşükrü lillah sözleriyle coşar, bir başka zaman da nasıl şükredeceğini bilememenin aczini yaşar ve “Sana hakkıyla şükredemedik ey her türlü şükürle, hamd u senâyla anılması gereken Meşkûr”der ve kendini ibadet ü tâata verir, başını yere kor, O’na karşı içinde beslediği minnet duygusuyla inler. Fakat, ayette sadece “şükür”kelimesinin kullanılması, umumî ubudiyete çağrıyı hasıl edeceğinden dolayı daha yerinde ve daha makuldür. Yani, Allah’tan gelmiş ve onlara ulaşmış nimetlere karşı kavlen, hâlen ve fiilen mukabelede bulunma manasına gelen şükür sözü, tâlî olarak başka manaları da çağrıştırsa da, o andaki mazhariyetler itibarıyla bu kelimenin seçilmesi en makul ve münasip bir ifade tarzıdır. (Allahu a’lem)

M. Fethullah Gülen

Kaybetme Sebebi Olarak, Meselâ Tevbe Sûresinin Sonu ve Fetih Sûresinde Görüldüğü Üzere, Bazı Âyetlerde Tefekkuh Sahibi Olmama Zikrediliyor. Bu Hususta Ne Buyurursunuz?

Tefekkuh, işin özünü kavrama, illet-malûl, sebep-netice arasındaki münasebeti görme, kozaliteye göre düşünme demektir. Mülâhazalarını günübirlikçiliğe bağlayanlar, küllî bakıp, küllî düşünemeyenler, küll-cüz’, yani bütün-parça arası gidip gelmesini bilemeyenler, neticeyi de göremezler.

Kur’an-ı Kerim’de tefekkuhun yanısıra, teakkul, tefekkür gibi kelimeler de geçer. Teakkul, aklı kullanma demektir. Kur’an-ı Kerim’de, felsefedeki gibi, başlı başına bir fakülte, âtıl bir lâtîfe olarak akla yer verilmez. Akıl, hep fiil olarak kullanılır. Tefekkür ise, bilme, bildiğini bilme ve bir de bilgiyi kullanma gibi üç buudlu bir faaliyettir. Tefekkürî bir bakış, aynı zamanda tecessüsî bir bakıştır. Bunun zirvesi ise, te’vîl ehâdîstir. Te’vîl-i ehâdîs, sadece rüya yorumu demek değildir. Hayatını şuurla yaşayan, her hadiseye sebep-netice çerçevesinde bakabilen, her şeyden bir manâ çıkarmasını bilen ilhama açık ruhlar, te’vil-ehâdîsin üveykleridirler. Batı düşüncesinde tarihe ve hadiselere tek yönlü bir akış olarak bakılır; su akıp gittiği için, bir ırmakta ikinci defa yıkanılmaz denilir. Hadiseler akıp gitmektedir. Fakat, ayniyete yakın bir misliyet içinde akıp gitmektedir. Bu bakımdan, her hadisenin bir de perde gerisi, hikmeti, birbiriyle münasebeti, sebep ve neticesi vardır. Meselâ, şu masada, kim nereye oturuyor, nasıl davranıyor, sürahiler, termoslar nasıl diziliyor, bunları tefahhus ve tecessüsle gözleyen, hayatını duyarak yaşayan bir insan, bir-kaç günlük bir müşahedeyle, bunlardan bile yanıltmayacak manâlar çıkarabilir ve kesin denebilecek neticelere varabilir. Bu da, bir çeşit firâsettir.

İsmail Ünal

“Peygamberin yanındayken sesinizi yükseltmeyin”ayetini günümüz şartlarında nasıl anlamalıyız?

Allah’ın, bize bir edep öğrettiği bu ayeti, Peygamberimiz hayatta olmadığına göre “Hüküm ve nasihat verilmek üzere Peygamber Sözleri okunurken, sesinizi yükseltmeyin, itiraz etmeyin”ya da Peygamber Efendimiz hürmet edilecek en büyük insan olduğuna göre “büyüklerin yanında sesinizi yükseltmeyin”şeklinde anlayabiliriz.

Kur’an’ın “ahsenu’l kasas” dediği Yusuf (aleyhisselam) kıssasından alacağımız dersler nelerdir?

Kur’an’ın “ahsenu’l kasas” dediği Yusuf (aleyhisselam) kıssasından alacağımız o kadar çok ders var ki bunlardan bir kaçına işaret edelim.

Malum Yusuf (aleyhisselam) zindanda iken yaptığı rüya tabiri sonucu maliye bakanlığına talip oluyor. Halbuki biz biliyoruz ki bu türlü dünyevi görevler, makam, rütbe vb. şeyler istenilmez. Genel kaide şudur: “Bir iş o kimsenindir ki o der ‘Bu iş benim değildir’.” Onun içindir ki idarecilik beklentisi içinde olana idarecilik görevi verilmez. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bu teklifle yanına gelen Hazreti Abbas’a da, Ebu Zer’e de cevab-ı sevab vermiyor.

Aslında Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam) Mısır’a maliye bakanı olma gibi bir niyeti yoktu. Bunu şuradan anlayabilirsiniz: o maddi güç ve saltanatının en yüksek seviyede olduğu bir dönemde anne-baba ve kardeşleri ile buluşmuş, yıllar ve yıllar süren hasret sona ermiş ve böylece maddi refahın, gücün yanında manevi olarak da mutluluğu yakalamıştı. Ama o işte tam bu buluşma anında: “Teveffenî müslimen ve elhiknî bi’s-salihîn – Beni Müslüman olarak öldür ve salihlerin içine kat!” (Yusuf, 12/101) diye dua ediyor Rabbisine. Dünyevi huzur ve saltanatı isteyen bir insanın, mutluluğun zirvesinde bulunduğu bir anda ölümü istemesi zor hatta imkansızdır. Öyleyse Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam) bu göreve talip olmasında yatan sır şudur: o günkü şartlarda böylesine önemli ve uzun vadeli bir işi yapacak başka birisi yoktur. Eğer kendisi bu işi yapmazsa meydan liyakatı olmayan insanlara kalacak ve bütün toplum zarar görecektir. Buradan hareketle diyebiliriz ki vazifeye talip olmama esas ama insan alternatifinin olmadığını biliyorsa Allah rızasını gözeterek göreve talip olabilir. Alternatifi ve emsali varsa müstağni davranmak gerekir. Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam) göreve talip olmasını böyle anlamalıyız. Öte taraftan o günkü Mısır şartlarında bir taşralının bakan olması imkansızdır. Hazreti Yusuf taşralı birisi olarak bu tabuyu da yıkmıştır.

Yusuf (aleyhisselam) deyince Üstad’ın bir sözünü hatırlamamak imkansız: “Şimdi anladım ki, 28 yıldır benim üstüme gelmelerinin nedeni bu hizmeti maddî-manevî terakkime alet etmekliğiymiş.” “Bikadri’l-keddi tüktesebü’l-meâlî” kaidesince çekilen meşakkat ölçüsünde mükafat elde edilir. Üstad, görüldüğü gibi hapishanelere girmeyi, eziyet, sıkıntı ve işkencelerle karşı karşıya kalmayı fevkalâde bir ihlasın elde edilmesine vesile olarak görüyor. Zira Allah, seviyesine göre istihdam edeceği insanları hadiselerle presler, bir kalıba koyar ve yetiştirir. İşte Yusuf aleyhisselam’ın zindan tecrübesine de bu gözle bakmak lazım. Allah (cc) bu tür sıkıntılarla yetiştire yetiştire onu böyle bir zirveye getiriyor.

İkinci bir dersi Hazreti Yusuf’un maruz kaldığı imtihanların en büyüğünden öğreniyoruz. Bu büyük imtihan da hiç şüphesiz onun genç yaşta bir delikanlı iken melikin hanımının ahlaksız bir teklifi ile karşılaşmasıdır. O bu durumda “Mâzallah, Allah’a sığınırım!” demiş ve arkasını dönmüştür. Müthiş bir babayiğitliktir bu. Yiğitçe bir tavırdır. Efendisinin hanımının isteğini yerine getirmediği için zindana girmesi, sabırla yıllarca beklemesi, zindanda melikin yanındaki bir insanın iltimasına müracaat ettiği için ilâveten bir ‘bid’i sinîn’ yani 3 ilâ 9 yıl arası kadar bir süre daha kalması, yaptığı rüya tabirinden sonra melikin yanına çağırılmışken, tam zindandan çıkacakken daha önce iffetine çamur atıldığı ve bunun gelecekteki kudsi davasına bir halel getirmemesi için melikten işin aslının ortaya çıkartılmasını istemesi bu yiğitçe tavrın devamıdır.

Biz bu hadisede hem bir peygamber fetanetini görüyor, hem de insanın iffet ve namusuna dikkat etmesinin gerekliliğini öğreniyoruz. Hele bu insan bir davaya gönül vermiş, şahsı, ismi, unvanı umuma yani topluma mal olmuşsa daha da dikkatli olmalıdır. Çünkü onun kaderi umumun kaderi ile bütünleşmiştir. Bakın Allah Resulüne (sallallahu aleyhi vesellem), Hazreti Hatice validemizle evleninceye kadar gelinlik bir kız gibi iffetiyle yaşamıştır. Ona kahin, sahir, şair diyenler iffeti hakkında tek kelime etmemiş, edememişlerdir.

Evet, isterseniz burada 70 yaşında çok mübarek bir insan olan Tortum müftüsünden dinlediğim bir şeyi anlatayım. Bize dedi ki bir gün: “Sefalet içinde olsam beni Karun hazineleri misali altınlarla, gümüşlerle, elmaslarla dolu bir odaya kapatsalar oradan hiçbir şey almıyacağıma eminim. Açlıktan ölecek olsam beni bir fırına kapatsalar bir lokma ekmek almayacağımdan eminim. Fakat 70 yaşımdayım, bir bayanla imtihan olsam o imtihan kaybetmekten korkarım.” Bir hakikatın ifadesi bu. Çünkü şehvet insanoğlunun yüz yüze olduğu en büyük imtihanlardan biridir. Ve Hazreti Yusuf (aleyhisselam) alnının akıyla bu badireyi aşmıştır.

Yusuf aleyhisselam’ın kendine kötülük yapanlara mukabele etmemesi, aksine iyilik yaparak kötülükleri def etme gayreti peygamberane ahlakın unsurlarından bir diğeridir ki bizim şiddetle muhtaç olduğumuz şeylerden biridir. Hele bu kötülük düşünen, planlayan kişiler yakınlarımız ise veya ehl-i iman ise mukabele-i bi’l-misil kat’iyen doğru değildir.

Ve akla vehle-i ûlâda (ilk anda) gelen bir başka nokta: anne-baba hukukudur. Yusuf (aleyhisselam) anne babasından ayrılığı yılları bulmasına rağmen hiçbir zaman onları unutmamış, her türlü ahvalde onları hatırlamış, kavuşma anına kadar içi bir kor gibi yanmıştır.

M. Fethullah Gülen

Kuran-ı Kerim’de çarşaf geçiyor mu?

Nûr Sûresi’nin 31. ayetinde Allah (c.c.): “Kadınlar, başörtülerini, yakalarını örtecek biçimde başlarına örtsünler” emrini vermiştir. Bu âyetten daha sonra gelen bir ayetle de Allahu Teala “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mümin kadınlara söyle: Ev dışına çıktıkları zaman dış elbiselerini üzerlerine salıversinler. Böyle yapmaları onların iffetli tanınmaları ve kendilerine sarkıntılık edilerek incitilmemeleri yönünden en uygun bir davranıştır. Allah gafurdur, rahîmdir ” (Ahzâb, 33/59) emrini vermiştir. İşte daha sonra gelen bu “cilbab” âyeti ile önceki ayette anlatılan başörtüsüne ilâve bir örtü ve elbise emrediliyor demektir. İslâm alimleri bu noktadan hareketle “cilbab” hakkında çeşitli tarif ve yorumlar yapmışlardır.

Varılan genel neticeye baktığımızda, cilbaba kadının normal elbiselerini örten dış elbise, vücudu baştan aşağıya örten elbise diyebiliriz. Buradan yola çıkılarak, ayette emredilen elbisenin çarşaf olduğunu söyleyenler olmuşsa da bu isabetli bir görüş değildir. Belki çarşaf ayette emredilen giyinme şekline uygun bir elbisedir, diyebiliriz. Fakat, çarşafın dışındaki elbiseleri caiz görmeyerek, kadının giymesi gereken tek çeşit elbisenin çarşaf olduğunu söylemek hatalı olur.

Kur’an’da ve Efendimiz’in Sünnet’inde kadınların nasıl giyinmeleri gerektiği ve elbiselerinin özellikleri ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Buna göre şöyle bir neticeye varabiliriz; kadınların giyeceği elbise onların avret yerlerini örtüyorsa, vücut hatlarını belli etmeyecek kadar genişse, deriyi gösterecek kadar ince değilse ve erkek elbisesine benzemiyorsa, böyle bir elbisenin çeşidini belirlemek kadınların tercihine kalacaktır. Yani, İslami ölçüleri barındıran bir elbisenin türü ve çeşidi içinde bulunulan toplumun örf ve telakkilerine göre değişiklik gösterebilir.

Günümüzde giyildiği şekliyle bir çarşafın Efendimiz zamanında kullanılmadığını söyleyebiliriz. Günümüzde bile kullanılan çarşaflar tek çeşit değildir. Bunun için Efendimiz de çarşaf hakkında değil, kadın elbisesinde bulunması gereken özellikler hakkında açıklamalar yapmıştır.

Allah Celle Celaluhu neden Kur’an’ı Kerim’de ben yerine biz diyor?

Önce bir hususu belirtelim: Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerimde, her zaman “ben” yerine “biz” diye hitap etmiyor. Âyetler hep bu şekilde sıralanmıyor. Yerine göre, mevzuun gelişine, meselenin anlatılışına göre hitap tarzları da değişiyor.

Nitekim meallerini vereceğimiz şu âyet-i kerimelere dikkat edilirse bu husus açıkça görülür:

“Ey İsrailoğulları! Size ihsan ettiğim nimetlerimi hatırlayın ve son peygambere iman edeceğinize dair Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size verdiğim sözü yerine getirip mükâfatınızı vereyim. Ve sadece Benden korkun.” (Bakara Sûresi, 40–41)

“Kullarım senden Beni sordukları vakit de ki, muhakkak Ben çok yakınım. Bana dua ettiği zaman, dua edenin duasına cevap veririm. Öyle ise onlar da Benim davetime uysunlar. Bana iman etsinler ki, doğru yolu bulmuş olsunlar.” (Bakara Sûresi, 2/186)

“Bana dua edin, icabet edeyim.” (Mü’minûn Sûresi, 60)

“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zâriyat Sûresi, 56)

Evet, sadece birkaç misal olması bakımından meallerini verdiğimiz bu âyetler gibi daha pek çok âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz, kendi Zâtını “Ben” mânâsına gelen zamirlerle ifade etmektedir. Bu âyetlere dikkat edilirse, “Bana verdiğiniz sözü”, “Kabul ederim”, “Beni sordukları vakit”, “Benden korkun” gibi ifadelerin doğrudan Cenab-ı Hakkın zâtıyla ilgili olduğu ve arada hiçbir vasıta kabul etmeyeceği görülür. İşte Allah’ın “Ben” diye hitap ettiği âyetlerin büyük ekseriyeti hep zâtıyla ilgilidir.

“Biz” diye hitap edilen âyet-i kerimelerde ise, umumiyetle arada bir vasıta vardır. Meselâ Kur’ân’ın indirildiğini haber veren bütün âyet-i kerimelerde “Biz indirdik” buyrulur. Bütün âyetler vahiy kanalıyla indirildiğine göre, burada Allah ile Peygamber (a.s.m.) arasındaki vasıta, bir melek olan Cebrail’dir (a.s.). Yine “Bulutla gölge yaptık” (Bakara Sûresi, 57) gibi âyetlerde işi yaptıran Allah, işi yapan “Allah’ın memurları” mesâbesindeki meleklerdir. Ancak burada, meleklerin “memur” olarak vasıflandırılmasını, insanların işlerini kolaylaştırmak için kullanma zorunda kaldıkları memurlarla kıyaslamaktan kaçınmak lâzımdır. İnsanlar acizliklerinden dolayı memur tutuyorlar; Cenab-ı Hak ise kâinatta hükmeden kudretinin icraatını ilân etmek, onlar vasıtasıyla azametini bildirmek için melekleri istihdam ediyor.

Zaten birçok müfessirimiz, bu çeşit âyet-i kerimelerde Cenab-ı Hakkın kendi azamet ve kudreti, ulûhiyet ve kibriyâsı ile hitap ettiğini bildirirler. Yâni Cenab-ı Hak, Esmâü’l-Hüsnâsı ve sıfatlarıyla birlikte hitap ederek, kendi büyüklüğünü ve celâlini bildirmektedir.

Meselâ, “Kur’ân’ı kesinlikle Biz indirdik, elbette onu yine Biz koruyacağız” (Hicr Sûresi, 9) mealindeki âyet-i kerimenin metninde “biz” mânâsına gelen dört kelime vardır. Burada hem Cenab-ı Hakkın kibriya ve azametinin ifadesi bahis mevzuudur, hem de meselenin ehemmiyeti zamirlerle kuvvetlendirilmektedir.

Müfessir Ebu’s-Suûd Efendi, bu âyetin tefsirinde, “Biz azamet-i şânımız ve uluvv-i cenabımızla Kur’ân’ı indirdik” der.

Kevser Sûresinde geçen “Biz” mânâsına gelen “İnnâ”nın tefsirinde ise Fahrüddin Râzi, “buradaki ‘Biz’den murad, Cenab-ı Hakkın azametini göstermektir” der. “Çünkü Kevser’i Peygamber Efendimize (a.s.m.) hediye olarak veren, yerin ve göğün sahibi olan Cenab-ı Haktır. Hediye edilen şey de verenin büyüklüğüne göre bir kıymet ve azamet kazanır.”

Bediüzzaman, Bakara Sûresinin 34. âyetinin tefsirinde “Ben” mânâsına gelen “İnnî” ve “Biz dedik” mânâsına gelen “Kulnâ” kelimelerini ele alır ve şöyle der:

“Cenab-ı Hakkın halk ve îcat fiilinde vasıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitabında vasıtanın bulunduğuna işarettir.”

Devamında ise Nisa Sûresinin 105. âyetindeki “Biz” mânâsına gelen “nâ” zamirinin tefsirinde şu hususları dikkate verir:

“Bu âyette azamete delalet eden ‘nâ’ zamir-i cem’i vahiyde vasıtanın bulunduğuna işaret olduğu gibi, ‘Allah’ın sana gösterdiği’ mealindeki cümlede müfred hükmünde olan lafz-ı celâl mânâları ilham etmekte vasıtanın bulunmadığına işarettir.” (İşaratü’l-îcaz, s. 230)

O halde, Allah’ın bazı âyetlerde “Biz” diye hitap etmesinden, hâşâ, Cenab-ı Hakkın birden fazla olduğu akla gelmemelidir. Zaten gelmez de.

Bazen biz de kendi yaptığımız bir işten bahsederken bile “Biz yaptık” demez miyiz?

Kur’an’da Allah’ın arşa istiva etmesinden bahsediliyor, bunu nasıl anlamalıyız?

Kur’an-ı Kerim’de şöyle geçmektedir: “Rabbiniz o Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra da arşa istiva buyurdu.” (Araf Suresi, 7/54)

Lügat itibarıyla, çardak, taht, binanın tavanı veya bir şeyin ufku mânâlarına gelen arş; bütün gökleri ve yerleri kaplayan, bütün burçları kuşatan maddî-mânevî umum kâinatlarla alâkalı ilâhî emir ve iradenin ilk tecelli ettiği âlemdir. Arşın tersine ferş denir ki, toprak ve yer manasına gelir.

Arş’tan maksat, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azametinin ilk tecellî ettiği âlemdir. Allah (c.c.), zamandan ve mekândan münezzehtir. O bütün zaman ve mekanları yaratandır. Ancak o’nun kudretini ve azametini insan aklının idrak etmesi için Allah tarafından bazı kinayeli ifadeler beyan edilmiştir.

İstiva ise, yükselme demektir. Allah (c.c.), yükselmeden de bir yere çıkmaktan da uzaktır. öyleyse bu türlü beyanlardan bazı manalar anlaşılması gerekir. Âlimlerimiz genelde “arşa istiva etme” tabirinden hâkimiyetini ilan etme, kudret ve azametini gösterme manasını anlamışlardır.

Evet, bizim gibi âciz kimseler hakkında dahi “hâkim oldu, tahtına oturdu veya kuruldu” dediğimizde, “ahkâm ve emirlerini herkese kabul ettirdi, iradesini dört bir yana duyurdu ve saltanatına baş eğdirdi” şeklinde bir şeyler anlarız. Allah’ın zatı için de bu tür yaklaşımlar, O’nun zamandan ve mekândan münezzeh olmasının bir neticesidir. Yani O’na zaman ve mekân isnad edemeyeceğimize göre, bu türlü ifadeleri insanlar arasında da kullanılan bazı tabirlerle izah etmeye çalışırız. Nitekim tahtına oturdu derken esas maksadımız, hâkimiyeti ve idareyi ele aldı demektir.

Alimlerimiz, bu türlü yorumlarla, bizleri, tecsim ve ittihad düşüncesine düşmekten korumaya çalışmışlar ve bize fikir istikametimiz adına her zaman başvurabileceğimiz önemli argümanlar hazırlamışlardır. Onların bu samimî sa’y ve gayretlerini şükranla karşılamanın yanında firak-ı dâllenin sapık fikirleri söz konusu olmadığı durumlarda, bu tür konuların hakikatini Hazreti “Allâmü’l-Guyûb”a havale ederek İmam Malik gibi davranmanın, yani susmanın daha uygun olacağını düşünüyoruz.

M. Fethullah Gülen

Kur’an’da “biz” denmesinin hikmeti nedir?

Açıklama: Allah Teâlâ’nın, bazı ayet-i kerimelerde, Zât-ı zülcelaliyle alâkalı bir kısım fiilleri nazara verirken “mütekellim-i maalgayr” (birinci çoğul şahıs) zamiri kullanmasının ve “…indirdik”, “…gönderdik”, “…verdik” diyerek birden fazla fâil varmış gibi beyanda bulunmasının hikmetleri nelerdir?

Her şeyden evvel, Kur’ân’ın yeryüzüne iniş gayesi, tevhid (Allah’ın birliği, eşi ve benzeri olmadığı) inancını fert ve toplum planında hâkim kılmaktır. Bu açıdan, dikkatle bakıldığında, Kur’ân-ı Kerim’in hemen bütün ayetlerinde tevhidin bir yönünün anlatıldığı görülür. Onun bazı ayetleri tevhid-i ulûhiyeti, bazıları tevhid-i rubûbiyeti ve bazıları da tevhid-i ubûdiyeti gösterir.

Kitab-ı Hakîm, “Allah’tan gayri göklerde ve yerde bir kısım ilâhlar bulunsaydı, yer-gök fesada uğrar, bozulur ve her yeri bir kaos alırdı.” (Enbiya, 21/22) buyurarak, “Kahhâr” kudretiyle küçük büyük her şeye tek başına hâkim bir İlahın varlığını vurgular; bu gerçeği baştan sona bütün surelerinde ayet ayet işler ve tevhid hakikatini şüpheye mahal kalmayacak ölçüde zihinlere yerleştirir. Tevhid hakikati, Kur’ân-ı Kerim’de o ölçüde sağlam kaideler üzerine oturtulmuştur ki, münkirler ve müşrikler dahi onda tevhide muhalif bir husus olduğunu iddia edememişlerdir. Öyleyse, Cenâb-ı Hakk’ın, kendi Zât-ı Akdes’ini bazen “mütekellim-i maalgayr” yani “birinci çoğul şahıs” zamiriyle nazara vererek “biz” ifadesini kullanmasında hiç şüphesiz muhtelif hikmetler ve bir kısım nükteler mevcuttur.

Azamet Nûnu ve Çoğul Kalıbı

Bu hikmetlerden bazılarını anlayabilmek ve o latif nükteleri kavrayabilmek için öncelikle Arap dilinin karakteristik hususiyetlerine bakmak gerekir. Bazı lisanlarda olduğu gibi, Arapça’da da tevazu ve mahviyet sadedinde “ben” yerine “biz” denmesi ya da bazen başkalarını tezkiye ve tenzih için “biz” denilecek yerde “ben” sözünün tercih edilmesi çok vâkidir. Şu kadar var ki, izzet, itibar, şan ve şöhret sahibi birisi “biz” dediği zaman Araplar bunu belâgata uygun görürler; aksine sıradan bir insan “biz” dediğinde ise, onu gurur ve kibir emaresi sayarlar.

Ayrıca, Arapça’da fiil sîgalarına eklenip çoğul (cem’) mana ifade eden “nun” harfine “azamet nûnu” da denilir; çünkü bu harf, genellikle çokluk ifade etse bile, kimi zaman da azamet, ululuk ve yücelik bildirir; sözü söyleyen kimsenin hürmete değer bir kimse olduğunu gösterir. O türlü beyanlardaki “biz” ifadesinden maksat, adet bakımından kesreti değil, güç ve kudretin büyüklüğünü belirtmektir.

Aslında, biz de çoğu zaman kendi şahsımızdan bahsederken “tek” olduğumuz halde, “ben” yerine, “biz” demeyi yeğleriz; çünkü, “biz” sözü, daha mütevâzı, daha nâzik, daha müşfik ve kendini nefye daha münasip bir beyandır. Dahası, bazen muhatabımız tek kişi de olsa, ona hürmeten ve nezaketen “siz” diye hitap ederiz. Mezkur maksatları gözeterek ister “biz” diyelim ister “siz”, hiç kimse bu türlü bir beyanı yadırgamaz ve ondan çoğul manası çıkarmaz.

Nerede “Ben” ve Nerede “Biz”?

Haddizatında, Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de, her zaman “ben” yerine “biz” diye hitap etmemektedir; bir meselenin anlatılışına ve konunun akışına göre ilahî hitap tarzı da değişmektedir. Sadece Zât-ı Akdes’in mevzubahis olduğu yerlerde hem hitap şekli hem de fiil sîgası müfret (tekil) gelmektedir. “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabette bulunsunlar ve hakkıyla inanıp Beni tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara, 2/186) “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56) “Muhakkak ki Ben’im gerçek İlah. Benden başka yoktur ilah. O halde sen de yalnız Bana ibadet et. Beni anmak için namazı ikâme et.” (Tâ Hâ, 20/14)

İşte, sadece birkaç misal olması bakımından meallerini verdiğim bu ayet-i kerimeler misillü pek çok beyan-ı ilahîde mütekellim-i vahde (konuşan kimsenin yalnız kendine ait fiili gösteren kelimelerin sîgası, birinci tekil şahıs) kalıbı kullanılmaktadır. Çünkü, bu ifadelerde, tevhid, ibadet ve ihlas gibi hususların doğrudan Cenâb-ı Hakk’ın zâtıyla alâkalı olduğuna ve bu konularda arada hiçbir vasıta kabul edilemeyeceğine dikkat çekilmektedir.

Evet, Allah Teâlâ’nın Zât-ı zülcelaline mahsus mevzular anlatılırken büyük ekseriyetle mütekellim-i vahde sîgası seçilmekte ve “Ben” diye hitap edilmektedir. Fakat, Cenâb-ı Hakk’ın saltanat-ı âmme hesabına hitapta bulunduğu hususlarda, azamet ifade eden “Biz” sözüyle mesele ele alınmaktadır. Mevlâ-yı Müteâl’in mahlukâtla konuşması, ya hususi olarak vicdanlara ilham etme yoluyla ya da nübüvvet sahibine bütün insanlığı ve mahlukâtı ilgilendiren bir vahiy gönderme şeklinde olur. Bu konuşmalar ya saltanat-ı âmme hesabına umumi bir hitap veya hususi bir fertle has dairede bir konuşma şeklinde cereyan eder.

Şöyle ki, devlet adamlarından biri, yetkili bir memuruna, “Halkına karşı davranışın şöyle olsun!” der ve bunu hususi bir telefonla, hususi bir iltifat tarzında, hususi bir emirle yapar. Buradaki konuşma “Ben, senden şunu şöyle yapmanı istiyorum.” şeklinde özel bir hitap olarak gerçekleşir. Bazen de aynı şahıs, radyo veya televizyon vasıtasıyla bütün halka seslenir ve “Biz hükümet olarak şöyle kararlar aldık.” der. Burada kullandığı üslup, hakimiyetin, hakimiyet-i âmme adına dili ve ağzıdır; dolayısıyla, bu defaki konuşma umumi olur.

-Teşbihte hata olmasın- Yüce Yaratıcı da, mahlukâtına bazen hususi bazen de umumi bir tarzda hitap etmektedir. Mesela, Hazreti Musa’nın hususi kurbiyet istemesi ve müşahede arzusu üzerine Cenâb-ı Hak ona, “Senin Rabbin Benim! Pabuçlarını çıkar! Çünkü sen, kutsal vâdi Tuvâdasın!..” (Tâhâ, 20/12) buyurur. Bu sözde bütün İsrailoğullarını veya umum beşeri ilgilendiren bir emirnâme yoktur; dolayısıyla, bu muhaverede mütekellim-i vahde sîgası seçilmiş ve “Ben” diye seslenilmiştir.

Fakat, Allah Teâlâ, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn – Ey Habib-i Zîşânım! Biz seni -başka değil- bütün alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107) derken, “mütekellim-i maalgayr” sîgasını kullanmış ve “Biz” diye hitap etmiştir; çünkü, Rahmet Peygamberi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) gönderilişi bütün mahlukâtı ilgilendiren bir hadisedir.

Evet, Kainâtın Medar-ı Fahri’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) âlemlere rahmet olarak gönderilmesi, bütün varlığı alâkadar eden bir husustur; zira, inananlar O’nun sayesinde dünyevî ve uhrevî hayatlarını tanzim eder ve ebedî huzuru kazanırlar. İmanın lezzetini tadamayanlar da, hiç olmazsa küfr-ü mutlaktan kurtulur, küfürlerini tereddüte ve şekke dönüştürürler; İslam’ın prensiplerinden istifade eder, hayatlarına bir ölçüde de olsa dengeyi, düzeni hakim kılarlar ve böylece dünyevî lezzetlerin kendileri için bütün bütün acılaşıp zehir halini almasından kurtulmuş olurlar.

Habîb-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir peygamber olarak gönderilmesi ins ü cinnin yanı sıra bütün hayvanları ve bitkileri, hatta canlı-cansız topyekün varlığı alâkadar eder. Çünkü o, bütün canlıların haklarına dair prensipler getirmiştir. Küfür sebebiyle umumi bir mâtemhâne halini alan kainât, Seyyid’ül-Enâm (aleyhissalatü vesselam) sayesinde mektubat-ı Samedânî keyfiyetine bürünmüş ve her varlık kendi seviyesine göre Hâlık-ı kainâta bir ayna olmuştur. Evet, bütün mahlukât, Rasûl-ü Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gelişiyle şereflenmiş ve değer kazanmıştır. Dolayısıyla, O’nun peygamber olarak gönderilişi bütün mahlukâtı ilgilendiren bir mevzudur; bu itibarla da, O’na “Ey Rasûlüm, Biz seni bütün alemlere sırf bir rahmet olarak gönderdik!” şeklinde hitap edilmiştir. Cenâb-ı Hak, O’nunla saltanat-ı âmme hesabına umum beşerin duyabileceği bir tarzda konuşmuş ve “Biz” ifadesini kullanmıştır.

Allah Rasûlü, (sallallahu aleyhi ve sellem) tecessüm etmiş bir rahmet olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim de O’nun tercümanlık yaptığı hakikatleri dile getiren, bütün mahlukâtın mana-yı harfî cihetinden kıymetini gösteren ve topyekün kainâtın manasını tercüme eden bir kitab-ı rahmettir. Bu yüzden Hazreti Mevlâ, “Biz, Kur’ân-ı Kerim’i Kadir Gecesi ceste ceste indirdik.” (Kadir, 97/1) buyururken de yine saltanat-ı âmme hesabına hitap etmiş ve bütün varlığı ilgilendiren böyle bir haberi verirken “mütekellim-i maalgayr” sîgasıyla “Biz” demiştir.

Müfessirler, bu çeşit ayet-i kerimelerde Cenâb-ı Hakk’ın, Esmâ-i Hüsnâsı ve Sıfât-ı Sübhaniyesi zaviyesinden ulûhiyet ve kibriyâsı ile hitap ettiğini ve kendi azametini, kudretini, büyüklüğünü ve celâlini nazara verdiğini belirtmişlerdir. Meselâ, “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” (Hicr, 15/9) mealindeki âyet-i kerimenin metninde cem’ (çoğul) ifade eden ve “biz” manasına gelen dört kelime vardır. Burada, hem Cenâb-ı Hakk’ın kibriya ve azametinin vurgulanması bahis mevzuudur, hem de meselenin ehemmiyeti zamirlerle kuvvetlendirilmektedir. Kur’ân’ın indirilişinin ve hıfzının her kuvvetin üstünde İlâhî kudretin inayetiyle ve her kemâlin ötesinde Mutlak Kemal Sahibi zâtın himayesinde gerçekleşeceğini beyan sadedinde “azamet nûnu” ile “Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” buyurulması, indirenin büyüklük ve kudretini ifade ederken, indirilenin şanına ve kıymetine de dikkat çekmektedir. Ebu’s-Suûd Efendi de, bu ayetin tefsirini yaparken, “Azamet-i şânımız ve uluvv-i cenabımızla Kur’ân’ı Biz indirdik” manası üzerinde durmaktadır.

Fahrüddin Râzi Hazretleri de, Kevser Sûresi’ndeki “Muhakkak Biz sana Kevser’i verdik” mealindeki ayet-i kerimeyi tefsir ederken, bu ilahî beyandaki “Biz” sözünden muradın, Cenâb-ı Hakk’ın azametini göstermek olduğunu belirtmiştir. Kevser’i, Mahbub-u Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e hediye olarak veren yerin ve göklerin sahibi Cenâb-ı Hak’tır; ayrıca, hediyenin onu verenin büyüklüğüne göre bir kıymet ve azamet kazanacağı da muhakkaktır. Dolayısıyla burada da saltanat-ı âmme hesabına bir hitap söz konusudur.

Müsebbibü’l-Esbab ve Sebepler

Bundan başka, “Biz” diye hitap edilen ayet-i kerimelerde umumiyetle, diğer manaların yanı sıra, bir de arada bir vasıta, bir vesile ve bir sebep bulunduğuna işaret vardır. Meselâ, Kur’ân’ın indirildiğini haber veren âyet-i kerimelerde “Biz indirdik” buyurulur ve ayetlerin vahiy kanalıyla indirildiğine, Vahiy Meleği olarak Cebrâil Aleyhisselam’ın vahye vesilelik ettiğine imada bulunulur. Binaenaleyh, az önce kısaca değinilen “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz!” mealindeki beyan-ı ilahîde, Cenâb-ı Hakk’ın kibriya ve azametinin vurgulanmasıyla beraber, Müsebbibü’l-Esbab’ın bazı icraatına sebepleri vesile kıldığına da işaret edilmektedir. Kur’ân’ı indiren de, onu koruyan da Hazreti Allah’tır. Fakat, Rabb-i Hakîm, Kur’ân’ı indirirken Hazreti Cebrâil gibi bir elçiyi vazifelendirdiği gibi, Yüce Kitab’ını korurken de vahiy katiplerini, onların yazdığı nüshaları ve daha sonra da onun her harfine vakıf hafızları vesile olarak kullanmıştır/kullanmaktadır.

Nur Müellifi, İşârâtü’l-İ’câz adlı eserinde, Cenâb-ı Hakk’ın, Bakara Sûresi’nin 30. ayetinde “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım…” derken mütekellim-i vahde sîgasıyla “Ben” şeklinde hitap ettiğini, ama hemen akabindeki 34. ayette “O vakit meleklere, ‘Âdem için secde edin!’ dedik” ifadesinde ise mütekellim-i maalgayr kalıbıyla “Biz dedik” manasına gelen “Kulnâ” kelimesini kullandığını hatırlatır ve şöyle der: “Cenâb-ı Hakk’ın halk ve îcat fiilinde vasıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitabında vasıtanın bulunduğuna işarettir.”

Hazreti Üstad, bu değerlendirmesini başka bir misalle daha şerh ve te’kit etmektedir. “İnsanlar arasında Allah’ın sana bildirdiği şekilde hükmetmen için Biz sana kitabı gerçeğin, hakkın ta kendisi olarak indirdik.” mealindeki Nisa Sûresinin 105. âyetinde “Biz” manasına gelen “nâ” zamirinin tefsirinde şu hususa değinmektedir: “Bu ayette azamete delalet eden “nâ” zamir-i cem’i, vahiyde vasıtanın bulunduğuna işaret olduğu gibi, “Allah’ın sana bildirdiği” mealindeki ifadede müfred hükmünde olan Lafza-ı Celâl, manaları ilham etmekte vasıtanın bulunmadığına işarettir.”

Âlûsî de, “Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik.” (Fetih, 48/1) mealindeki ayette “azamet nûnu” kullanılıp “Biz” dendikten sonra, “Bu da Allah’ın, senin geçmiş-gelecek bütün kusurlarını bağışlaması… içindir.” (Fetih, 48/2) ifadesinde mağfiretin sadece İsm-i Celâl’e isnad edilmesini nazara verirken şu inceliği dile getirir: “Allah Teâlâ, fetih ve zaferi pek çok vasıta ile mümkün kılarsa da “mağfiret” doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e aittir, Gafûr u Rahîm bizzat bağışlar. Burada fetih için vesileler bulunduğuna ama mağfiretin vasıtasız olduğuna işaret vardır. Büyüklerin şahıslarıyla alâkalı meseleleri “biz” diye mütekellim maalgayr sîgası ile ifade âdetleri, kendilerinden meydana gelen fiillerin çoğunlukla hizmetkâr çalıştırmak şeklinde olmasındandır.”

Aslında, insanlar arasında bulunan makam ve mansıp sahiplerinin bile bir izzet, azamet ve haysiyetleri vardır ve bundan dolayıdır ki, perde arkasından ve bir takım vasıtalarla icraatta bulunurlar. Mesela, bir devlet başkanı, belediye zabıtası gibi elinde makbuz çarşı-pazarı bizzat denetlemez. –Teşbihte hata olmasın– aynen bunun gibi, bütün mevcudâtın tek sahip ve hâkimi Yüce Yaratıcı (celle celalühu) da, kainâtta cereyan eden bütün hadiseleri, kanun ve sebepleri perde yaparak sevk ve idare etmektedir. Zira, izzet ve azamet bunu gerektirir. “Üzerinize bulutları gölge yaptık.” (Bakara, 2/57) mealindeki ayette ve benzerlerinde de ima edildiği gibi, işi yaptıran Allah Teâlâ, vesilelik açısından işi yapan “Allah’ın memurları” mesâbesindeki melekler ve sair esbabdır; dolayısıyla ayette “yaptık” denilmektedir. Evet, Cenâb-ı Hak, kainâtta câri kudretinin icraatını ilan etmek ve onlar vasıtasıyla azametini bildirmek için sebepleri istihdam etmektedir. Hazreti Üstad bu hakikati ne güzel dile getirir: “İzzet-i azamet ister ki, esbab-ı tabiî perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab-ı tabiî, dâmenkeş-i tesir-i hakikî ola (hakikî tesirden elini çeke, icada karışmaya) kudret eserinde.”

Bu arada, Cenâb-ı Hakk’ın, bazı ayetlerde böyle vasıtaları da sözün ihâtası içine alması, “biz” ifadesinin kullanıldığı yerlerde bu şekildeki bazı aracı ve vesilelerin istihdam edildiğine işarette bulunmanın yanı sıra, O’nun emre mutî ve vazîfeye düşkün kullarına ne derece müşfik ve merhametli olduğunu da gösterir. Mevlâ-yı Müteâl’in, o muvazzaf memurlarına da değer vererek “Biz” demesi, onların vazîfelerinden hoşnut bulunduğunu da ima etmektedir.

İlahî İsimlerin Tecellîleri

Diğer taraftan, Allah’ın sonsuz isimleri vardır. Her isim, kendi tecellîsine ma’kes olacak aynaların vücudunu gerektirir. Meselâ, Rezzâk ismi, rızka muhtaç olanların varlığını iktiza ettiği gibi, Şâfî ismi de hastalıkların ve o hastalıklara giriftar olanların mevcudiyetlerini ve var olmalarını ister. Bu tecellî keyfiyetini bize bakan yönüyle te’vil ederken, buna “isimlerin imdada koşması” deriz. Allah (celle celalühu), Mucîb ismiyle darda kalanların, Kâbız ismiyle gaflete dalanların, Bâsit ismiyle de sıkıntıda boğulanların imdadına koşar.

Cenâb-ı Hak, Kendisini bu güzel isimleriyle tanıtmakta ve bize Celâlî ve Cemâlî tecellîlerini göstermektedir. Bir gülün dikenine Celâlî isimleriyle tecellî edip bize Celâlini tattırdığı gibi, gülün nazik yapraklarına da Cemâlî isimleriyle tecellî etmekte ve bize Cemâlini tanıttırmaktadır. Bu sırrı anlamayan bazı felsefi akımlar ve din kisveli cereyanlar Cenâb-ı Hakk’ın her bir sıfat ve ismine karşılık bir Tanrı uydurma ihtiyacını duymuş, “gazap tanrısı”, “rızık tanrısı”, “yağmur tanrısı”, “şifa tanrısı”, “ölüm tanrısı”… gibi sayısız tanrılar edinmişlerdir. Oysa, İslam’da tevhid hakikati esastır. İşte Kur’ân-ı Kerim’in bazı ayetlerinde Cenâb-ı Hakk’ın birden fazla isim ya da sıfatına işaret edildiğinden “biz” ifadesi kullanılmıştır.

Bu hususa bir misal olarak, “Biz gerçekten insanı en güzel biçimde, en mükemmel sûrette yarattık.” (Tin, 95/4) mealindeki ayet-i kerime hatırlanabilir. Bu ayette, Allah Teâlâ, insanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattığını anlatırken “Biz” ifadesini kullanmaktadır. Çünkü, insanın üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın pek çok ism-i şerifi tecellî etmektedir; insan, bütün yüce manalar kendisinde toplanmış bir fihrist gibidir. Bundan dolayıdır ki, Hazreti Ali (radiyallahu anh) insanın mahiyetindeki ulvîliğe bakarak ona seslenir ve “Kendini küçük bir cirim görüyorsun; halbuki bütün âlemler sende gizlidir. Sen bütün hakâike bir fihristsin.” der. M. Akif, Hazreti Ali’ye isnad edilen bu sözü serlevha yaptığı bir şiirinde insana şöyle seslenir:

“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,

“Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen.

Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:

Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir:

Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî,

Olur kalbin tecellî-zâr-ı nûrâ nûr-i Yezdânî.

Musaggar cirmin amma gâye-i sun’-i İlâhîsin;

Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin!”

Evet, insan böyle mükemmel yaratılmış bir varlıktır ve o, Hâlık-ı Kerim’in pek çok isminin aynasıdır. Bu açıdan, Cenâb-ı Hak, insanın yaratılışını Zât-ı zülcelalinin kemâl-i azâmetini ifade eden “Biz” sözüyle anlatmaktadır. Ayrıca, bu hitapta, insanın hilkatinde de bir vasıta ve vesileden bahsedilebileceği ima edilmektedir. İzzet ve azamet sahibi Mevlâ-yı Müteâl, insanın yaratılışında da anne-babayı vasıta kılmış, onları dest-i kudretine perdedar yapmıştır.

Son bir husus da şudur ki, Cenâb-ı Hak bütün azamet ve izzetiyle beraber “biz” ifadesini kullanarak bize bir de edep öğretmektedir. Hiç ihtiyacı yokken, vesile ve sebeplere de söz hakkı verdiğini beyan buyurmakta, “ben, ben” deyip duran egoist nefislere benliği bırakıp “biz” demenin gereğini talim etmektedir. “Yaptım”, “ettim”, “çattım”, “kurdum”… demek suretiyle sürekli kendisini nazara veren kimselere, şahs-ı manevînin bir ferdi olma ve kolektif şuurla hareket etme ufkunu göstermektedir. Malum olduğu üzere, Hâlık-ı Kerim, Hazreti Adem’in (aleyhisselam) yaratılması hususunda meleklerle adeta istişare etmiştir; oysa meşveret etmek, aklı ve ilmi sınırlı olanlara mahsustur. Bu meseleyi değerlendiren Hazreti Üstad, “Cenâb-ı Hakk’ın meleklerle istişare etmesi, insanlara istişare yapmaları hususunda bir ders vermek içindir; yoksa, Allah müşavereden münezzehtir” buyurmaktadır. İşte, Allah Teâlâ’nın meleklerle istişare etmesinde istişareyi talim buyurması söz konusu olduğu gibi, bazı ayetlerde “biz” demesinde de kullarına kendini nefyetme ve tevazuyu esas edinme dersi verdiği düşünülebilir.

Her meselenin en doğrusunu ve hakikatini Allah bilir…

M. Fethullah Gülen

Kur’ân’daki “Âmennâ değil, eslemnâ deyin” ifadesi bizim için de geçerli mi?

Hucurat Sûresi 14. âyette, bedevî Araplara hitaben Allah Resûlü’nün (sallallahü aleyhi vesellem) bir beyanı nazara verilir. “İnsanlığın İftihar Tablosu”, “İman ettik” diyen bedevîlere âyetin diliyle der ki; “Siz iman etmediniz, lâkin siz ‘İslâm olduk, inkiyad ettik.’ deyin.” Bu âyetin hemen her âyet gibi bize de bakan yönleri vardır. Ama ona geçmeden önce bedevîlere yani çöllerde yaşayan insanlara bu hitabın neden yapıldığını bir iki cümle ile izah edelim: Kanaatime göre bu âyetin nazil olduğu ve Efendimiz ile mezkur muhaverenin geçtiği dönemde bedevîler daha dün denilebilecek kadar kısa bir zaman dilimi öncesi Müslüman olmuş ve iman adına hiçbir şeyi derinlemesine duymamışlardı. Bundan daha önemlisi onlar iman etmişlerdi fakat onu çeşitli nedenlerle içlerine sindirememişlerdi. İşte bu seviyede imana sahip olan kişilerin iman ettik sözlerini Allah Resûlü (sallallahü aleyhi vesellem) tashih etme lüzumunu duyuyor; duyuyor çünkü söz kalbe tercüman olmuyor. Bu seviyedeki bir insanın “Âmennâ.” demesi yalan söylemeye eşittir Kur’ân’a ve Allah Resûlü’ne göre. Onun için tashih ediyor, “ ‘Âmennâ.’ değil ‘Eslemnâ.’ deyin” diyor. Yani “İslâm olduk, inkiyad ettik.” Çünkü gerçek iman kalbte hissedilen, sahibini iz’ana ulaştıran imandır. O, insanın aksine ihtimal vermeyecek şekilde bir hakikate inanması, kabullenmesidir. Hatta daha da ileri giderek onu tabiatının bir yanı, bir buudu haline getirmesi, sürekli sâlihatla beslemesi demektir. Farklı bir zaviyeden iman, İslâm ve ihsan birbirini tamamlayan üç unsurdur. Gerçi usûlde öyle bir yaklaşım yok; ama iman bir mü’min için zaruriyattan (mutlaka olması gereken, olmazsa olmaz şartlardan) ise şayet, amel-i sâlih hâciyat (zaruriyata göre daha geri plânda kalan ama olmasına ihtiyaç duyulan şartlar), ihsan da tekmiliyattandır (zaruriyat ve haciyattan sonra gelen tamamlayıcı, kemale erdirici hususlar). Onun için bence üçünün iman mefhumu çerçevesinde ele alınması gerekir.

Ayetin bize bakan yönüne gelince; çoklarımız ne anlama geldiğini dahi hesap etmeden tıpkı on beş asır öncesinin bedevîleri gibi ulu orta “Âmennâ. (İman ettik.)” diyoruz. Hâlbuki bizler etrafımızdaki hemen herkesin “Âmennâ” dediği bir muhitte neş’et ettik. Kültürümüzün bir parçasıydı iman ve onun gerekleri. Doğduğumuzda ilk duyduğumuz ses ezandı. İrademizle bir tercihte bulunmamıştık. Kendimizi bu işin göbeğinde bulduk. Bir kilisenin bahçesinde neş’et etseydik şimdi nerede olacağımız az çok belliydi.

Bununla beraber biz inandığımız esasları analiz etmedik ve etmiyoruz. Olduğu gibi, baba ve dedelerimizden gördüğümüz şekliyle hayatımıza geçiriyoruz. En azından kâhir ekseriyetimiz böyle yapıyor. Muhal-farz inandığımız, inancımızın gereği hayata tatbik ettiğimiz şeylerde yanlışlar varsa, onları bile devam ettiriyoruz biz. Tashih edilmesi gerekli olan şeyler var; ama farkında dahi değiliz. Bu yanlışlar konusunda belki de anne-babamızın ve muhitimizin tesirinde kalarak böyle tercihte bulunduk. İşin aslı tercihde dahi bulunmadık, onlar çektiler bizi işin içine. Hâlbuki iman, İslâm ve ihsanın insan iradesinin ürünü olması lâzım. İşte meseleye böyle yaklaşırsak söz konusu âyet hepimize hitap ediyor; “ ‘İman ettik’ demeyin, ‘İslâm olduk. deyin” diyor. Çünkü iman taklidî seviyeden tahkike çıkmamış, analize tâbi tutulmamış; iradenin hakkı verilerek şuurlu bir tercihin ürünü değil. Selef-i sâlihîn bu türlü bir imanın makbul olup olmadığı konusunda uzun boylu münazara ve münakaşalar yapmış, mukallidin imanı kabul edilir mi edilmez mi sorusuna cevap aramışlardır.

Meselenin kendimize değil, başkalarına bakan yönü ise şudur: Bizler peygamber değiliz; insanların içlerini de bilemiyoruz. Ne iyilikleri hakkında ne kötülükleri hakkında kesin hüküm vermemiz doğru olur. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) birisi hakkında sahabinin “O iman etmemişti” demesine karşılık çok kızmış ve “Nereden biliyorsun, yarıp kalbine mi baktın?” buyurmuştu. Bir başkasının, Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) de çok sevdiği Osman b. Maz’un için söylediği “Ne mutlu sana, cennete gidiyorsun” sözünü duyduğunda, “Ne biliyorsun? Ben Allah’ın peygamberi olduğum halde bilmiyorum, sen nereden biliyorsun?” demiştir. Bu iki misal, bize insanların imanını bilip bilmeme veya imanları hakkında söz söyleyip söylememe mevzuunda bir sınırlandırma getiriyor. Dolayısıyla hüküm veremeyiz biz. Onun için İslâm dinine açık bir kültür ortamında neş’et etmiş, iradesiyle kendini bu işte bulmamış, bir tercihte bulunmamış kişilere dahi olsa “Siz ‘Âmennâ.’ demeyin, ‘Eslemnâ.’ deyin” dersek saygısızlık yapmış oluruz.

Ama iman ettiği halde bir türlü levsiyattan çıkamayan kişilere özel olarak ve tamamıyla uyarı mahiyetinde “Sen âmennâ ufkuna ulaşamamışsın, tevhide ayağını basamamışsın, beyhude ‘Âmennâ’ deme, senin demen gerekli olan şey ‘Eslemnâ’dır” demek mahzursuz sayılabilir. Tabi bu herkes için geçerli değildir.

Bununla beraber şu mülâhazanın daha doğru olduğuna inanıyorum; “Başkaları beni alâkadar etmez. Ben kendime bakmalıyım. İhtimal ben de Kur’ân’ın ezelî ve ebedî hitabında yer alan ‘Eslemnâ’ deyip de ‘Âmennâ’ diyemeyecek insanlar içindeyim. Çünkü ben Allah’ın mü’mini, peygamberin mü’mini olmaktan daha ziyade annemin-babamın ve çevremin mü’miniyim. Babam bana imanı, ameli telkin ediyordu. Yeri geldiğinde zorluyordu. Annem beni zorla namaza kaldırıyordu. Ben iman konusunda kendi tercihlerimin gerektirdiği şekilde derinliğe ulaşamadım. Bu sebeple amellerimin bir yanında yalanın bulunduğu, bulunabileceği endişesini taşıyorum.”

Benimle bu mülâhazayı paylaşan dostlarım kendileri hakkında aynen benim gibi düşünebilirler. Fakat başkaları adına böyle diyemezler, dememeliler.

M. Fethullah Gülen

Peygamber Efendimize tebliğ emri verilen âyet-i kerimede Allah’ın korumasından da bahsediliyor. Bu âyeti nasıl anlamalıyız?

Sorunuzdaki esas noktayı hıfz-ı ilâhî, Allah’ın koruması teşkil ediyor. Âyetin meâli şöyledir: “Ey Peygamber! Rabb’inden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun. Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır. Allah kâfirleri muradlarına erdirmez.” (Mâide, 5/67)

Her şeyden önce, tebliğ vazifesi çok ciddî bir mesuliyet ve pek ağır bir sorumluluktur. Denebilir ki, peygamberlik pâyesine yükseltilmiş ve o pâyeye uygun bir donanımla yaratılmış bir insanın varlığının gayesi tebliğdir. Bu açıdan, bir peygamber “Ben başka işler de yapayım, bu arada risalet vazifesini de yerine getireyim.” demez/diyemez. Cenâb-ı Hak, bir insana iffet, fetânet, sıdk ve sadâkat, emniyet, güzel örnek olma, istikâmet, rabbânîlik, hasbîlik, ihlâs, çok aşkın bir tebliğ kabiliyeti gibi üstün kabiliyet ve istidatlar bahşetmiş, sonra da onu peygamberlikle şereflendirmişse, bu özel bir vazife için donanmış olmayı ve o peygamberin hususiyle o iş için yaratıldığını gösterir. Her peygamber bu özel donanımın farkında olarak yaşamıştır. Belki başlangıçta az da olsa, kuşku, endişe, korku ve telaş hissi duymuşlardır. Fakat işin içine girince artık görmüşlerdir ki, -tabiri caizse- bu işten kurtulma, bir kenara çekilme imkânı yoktur. Onlar için mecburî istikamet, risalet yolunda yürümektir.

İşte âyet-i kerimede “Ey Peygamber! Rabb’inden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun.” Yani, “Senin konumun risalet konumudur. Peygamberlikle alâkalı hususların gereğini tam edâ etmediğin takdirde konumunun hakkını vermemiş olursun.” deniliyor. Âyeti böyle anlamazsak, hâşâ Kur’ân’ın kelimelerinde haşiv (lüzumsuz ve fazlalık söz) var zannederiz. Her ne kadar meâl verirken meseleyi belli kısaltma ve tasarruflarla ifade ediyorsak da âyetten asıl anlaşılması gereken “Eğer tebliğ vazifesinde bulunmazsan, tebliğini yapmamış olursun.” demek değildir; “Tebliğ vazifesinin bütün gereklerini yerine getirmezsen, konumunun hakkını, peygamberlikle donanmış olmanın hakkını vermemiş olursun.” demektir. Yani, “Sen bazı endişelerden tam tecerrüd etme ve bazı şeylere de im’an-ı nazarda bulunma konumundasın. Öyleyse, “Rabb’inin yüce adını zikret, fânilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız ona yönel.” (Müzzemmil, 73/8). Bu, “Seçimini her şeyi terk etmeye ve sadece Allah’a yönelmeye bağla” demektir.

Bütün peygamberler gibi Resûl-i Ekrem (aleyhi ekmelüttehâyâ) da konumunun farkındadır. Farkındadır; ama vazife mahalli olan dünya pek müthiştir. İçinde yaşadığı toplumda ahlâk öyle bozulmuş, çirkin huylar öyle yerleşmiş, kötü tavır ve davranışlar öyle tabiat ve âdet haline gelmiştir ki, Üstad’ın tabiriyle, bu menfîlikler o toplum fertlerinin kan ve damarlarına işlemiştir. Hz. Bediüzzaman, Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) büyüklüğünü meydan okurcasına nazara verdiği bir yerde şöyle der, “Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak daimî kaldırabilir. Hâlbuki, bak; bu zat, büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıp, büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref edip, yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi ki dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapıyor. İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziretü’l-Arabı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer filozofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?”

İşte o devrin alışkanlıkları sigara tiryakiliği gibi de değildi. O insanların hepsi belli kötülüklerin morfinmanı, eroinmanı, alkoliği gibi olmuşlardı. Hastalık, ayrıldıkları zaman muvazeneleri bozulacak kadar bütün bünyelerini sarmıştı. Hani uyuşturucu müptelası insanları tutuyorlar; ellerini ayaklarını bağlıyorlar; o da başlıyor çığlıklar atmaya, yırtınmaya, dövünmeye… O devirde her fert öyleydi. Alışageldikleri çirkinliklerden ayrılmak onları deli ediyordu. Allah Teâlâ, böyle bir ortamda bulunan Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) “Sen her şeye rağmen, sana sunulan mesajları tebliğ et.” diyordu. “Bu senin konumunun gereği… Her konum kendine göre bir duruş ister. Duruşunu çok iyi ayarlayamazsan, seni o yüce konumdan mahrum ederiz.” mesajı veriyordu.

Diğer taraftan, getirdiği mesajlardan dolayı kendi kavmi, kabilesi ve en yakın akrabası bile Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) düşman olmuştu. Mesela, Resûl-i Ekrem küçük yaşlarında Ebû Leheb’in evine gitmiş, hem Ebû Leheb hem de eşi Ümmü Cemil, Efendimizi kucaklarına almış, sevmiş, omuzlarına koymuş, cariyeleri Süveybe’den süt emzirtmişlerdi. Fakat peygamberliğini ilan ettiği zaman Ebû Leheb ve eşi “eleddi hisam (en azgın düşmanlar)”dan olmuşlardı. Fert planında böyle olduğu gibi, kabile ve ülke planında da Efendimizin etrafı düşmanlarla çevrilmişti. Dünyanın en güçlü devletleri bile meseleyi sezdikçe o işin karşısına çıkmışlardı. Çok erken bir dönemde, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) daha hayattayken, Bizans ordusu Medine’nin kapılarına kadar gelmişti.

Evet, içten ve dıştan mütedahil daireler halinde, çok korkunç düşman halkaları vardı onun etrafında. Bunların hepsinin stratejileri farklı, düşmanlıkları farklı, komploları farklıydı. Bir yerde Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek başına taş atıyorlar, bir yerde yemeğine zehir koyuyorlar, bir başka yerde kılıçları onu öldürmek için biliyorlar, akla hayale gelmeyecek komplo ve suikastlar hazırlıyorlardı. İşte, etrafı düşmanlar ve düşmanlıklarla çevrilmiş bir insan için asıl kaynağından bir teminat yerinde olacaktı. “O, teminata ihtiyaç duyuyordu.” demedim, bunu özellikle ve kasden söylemedim. “Böyle bir teminat zaruretti.” de demedim. Çünkü Efendimizin mübarek yapısı bunları aşmaya müsaitti. Allah’ın izin ve inayetiyle, Allah’a (celle celâluhû) tevekkül ve teslimiyetiyle o bütün menfîlikleri aşabilirdi. Fakat Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) bir iltifat ve tesliye olarak “Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır.” (Maide, 5/67) buyurulmuştu.

M. Fethullah Gülen

Kur’an’da Cinlerden bahsediliyor mu?

Kur’an-ı Kerim’de Allah ‘Cinni, mâric ve nâr (ateş)’dan yarattık’ (Rahman, 55/15) diyor. Bu ifade foton ve partikülleri aklımıza getiriyor. Ama cinler ne foton ne de partikül; mâric ve nârdan yaratılmış, insan gibi mükellef, nimlatif (yarı nûrânî) varlıklardır… Bu türlü varlıkların olmaması için hiçbir sebep yok. Olmamasını iddia etmek, bir bakıma mükabere ve mantıksızca bir iddiadır.

Esasen, bu mevzuda asıl söz Kur’an’ a aittir ve Kur’an-ı Kerim’in dediklerinin bilinmesinde yarar var. Kur’an-ı Kerim, insanı ele aldığı hemen her yerde, arkadan, bir ümmet, bir millet olarak cin taifesinin yaratılışını da anlatmaktadır. Mesela, insanın ‘fahhar’ gibi ‘salsal’ dan yaratıldığını anlattıktan sonra, cin taifesinin üzerinde durur ve ‘Cinni biz mâric ve nâr (ateş)dan yarattık’ (Rahman, 55/15) ferman eder. Bir çeşit ateşten yaratılmış ama; bu ateş, ne bir şua, ne parıldayıp yanan bir ateş, ne de sadece kömür gibi siyah bir duman. Demek cinler, maddenin esaslarından olup etrafa şerâreler saçan bir ateşten yaratılmıştır. Kur’an-ı Kerim, cinlerin mahiyeti mevzuunda sadece bu kadar malumat verir.

Nebiler dahil, ehl-i keşif ve Sahebe-i Kiram arasında cinlerle görüşenler ise, büyük ölçüde onların temessülleriyle görüşüyor ve münasebet kuruyorlardı. Çünkü cinler, latif bir madde ile zişuur bir ruha sahip bulunup, bu iki hususun bir araya gelmesiyle hasıl olan ayrı bir buudu ihraz edip ve buudlarının hususiyetine göre temessülen ortaya çıkarlar. Bu arada aynaların kabiliyetlerinin, değişik temessüllere, şart-ı âdi olması keyfiyeti de kulakardı edilmemelidir.

Öte yandan cinler, madde alemine ait ‘nâr ve mâric’ten bir takım varlıklar olmakla beraber, tıpkı bizim gibi, maddeye kumanda eden bir ruha sahiptirler ve zîşuurdurlar. Zîşuur olmaları yönüyle câmid ve diğer canlılardan ayrılıp, tıpkı bizim gibi şuurlular, idraklılar, mükellefler sırasına girerler.

Cinler de bizim gibi Allah’a inanmak, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermekle mükelleftir. Yalnız, mâric ve nârdan yaratılan cinler, birçok hususlarda bizim gibi olmanın yanında, temessül de ederler.

Cinler, rüyalarda bir kısım insanların hususî âlemlerine girdikleri gibi, rüya dışında da temessül eder ve insanların yaşadığı alemi onlarla paylaşabilirler. Sen, babanı, amcanı, dedeni, nineni rüyanda gördüğün, onların temessülatına şahit olduğun ve berzah aleminde bir kısım tabloları müşahede ettiğin gibi, cin alemi de, daima temessül edip yeryüzünde insanlara görünebilirler. Fakat bu onların asıl hüviyetleri değildir; göründükleri insanların mir’ât-ı ruhlarına (ruh aynalarına) aksediş şekilleridir. Yani alıcının kabiliyet ve istidadına göre bir aksedişdir. Onun için cinleri, Hz. Ömer (ra) başka, Ebu Hüreyre (ra) başka, Ebu Zerr (ra) de başka şekilde müşahede etmişlerdir. Mesela, İbn-i Mesud, Rasulullah’ın (sav) yanında bir gölge şeklinde müşahede eder. Hz. Ömer, zaif, nahif bir insan şeklinde, Ebu Zerr ise daha başka surette… Bütün bu müşahedeler göstermektedir ki, cinlerin temessül keyfiyetleri başka başkadır… (1)

Diğer taraftan cinler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşar, yaşlanır ve ölür. Yer, içer, evlenirler ve çoğalırlar. Erkeklik ve dişilik onlar için de sözkonusudur.

Efendimiz bir dualarında Cenab-ı Hakk’a yalvarmış ve bu yakarışlarını şöyle dile getirmişlerdi:

‘Allah’ım, Senin izzetine sığınıyorum. Senden başka ilah yoktur. Sen beni doğru yolundan saptırma. Sen öyle bir ‘Hayy’sın ki asla ölmezsin. Halbuki insanlar da cinler de ölürler.’ (2) Allah Rasulü’nün bu ifadeleri de gösteriyor ki, cinler de insanlar gibi ölümlüdürler. Bunu teyid eden ayet-i kerimeler de vardır. Mesela bir ayette şöyle denilmektedir:

‘Allah (cc) buyurdu: Sizden önce geçen cin ve insan toplulukları ile beraber ateşin içine girin.’ (A’raf, 7/38)

Aynı hakikatı ifade eden bir başka ayette ise şöyle denmektedir. ‘Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları içinde (uygulanan) o söz, kendilerine de geçerli oldu. (Bunlar da azabı hak ettiler.) Çünkü hep hüsranda idiler.’ (Fussilet, 41/25)

Bu ve benzeri ayetler bize cinlerin de aynen insanlar gibi bu dünyada bir müddet yaşadıktan sonra vefat edip, ahirete gideceklerini veya gittiklerini anlatıyor. Ayrıca ayetlerde onların erkeklik ve dişiliklerinden de bahsediliyor. Zira cinlerde de neslin devamı tenasül ve evlenmekle gerçekleşmekte.

Kur’an’ın bu tür ayetlerini daima birer hakikat olarak ele alıp öyle değerlendirmek iktiza eder ve inanırken de cinlerin hakikatine bu şekilde inanmak gerekir. Evet şimdi onlara vehim ve hayal diyenlere soralım: Doğup-büyüyen, yaşayıp-vefat eden, erkeklik ve dişilik taşıyan nasıl vehim ve hayal olabilir? Veya sorumuzu şu şekilde ifade edelim: Bu gibi hassalar vehim ve hayalde nasıl tasavvur edilebilir?

M. Fethullah Gülen


[1] Ahmet Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 3/1593

[2] Buhari, Tevhid 7; Müslim, Zikr 68; Müsned, 1/302

Meleklerin Hz. Âdem’e Secde Etmesindeki Sır Nedir?

Hz. Adem, zellesi sabit bir insandı ve melâike-i kiram bunu biliyordu.

‘Sen, yeryüzünde fesad çıkarıp kan dökecekleri mi halife kılmak istiyorsun?’ (Bakara, 2/30) sorusuyla da Ademoğlunun yapacaklarını bildiklerini gösteriyordu. (Ademoğlu da daha sonra işlediği bunca cinayetlerle, dünyayı kana boğan canavarlıklarla, bütün insanlığı dâğidar eden anarşi ve bozgunculuklarla bir manada meleklerin masumiyetinde mütecelli bir keyfiyeti göstermektedir ki, bu mana az çok Hz. Adem’in mahiyetinde müşahede ediliyordu. Bununla beraber inanan insanların mükerrem yüce bir tarafı vardır ki Cenab-ı Hakk o tarafına bakıyor ve meleklere ‘Adem’e secde edin’ (Bakara, 2/34) diye emrediyor. Melekler de bu emre kayıtsız şartsız itaat edip Adem’e (as) secde ediyorlar. Niçin meleklere böyle bir emir veriliyor? Hangi meziyettir ki, kan dökeceği, fesad çıkaracağı bilinen bir varlığı öne çıkarıyor? Ve masumiyetleri ayetle sabit mükerrem varlıklar ona inkiyad inhinasında bulunuyorlar?

1) Cismaniyet ve rûhâniyete ait mana ancak onunla tebellür edecek, İlahi maksatlar onunla anlaşılacaktır. 2) Hem madde hem de mana ile Cenab-ı Hakk’ın isimlerine ayine olma, Adem’le zuhur edecektir. 3) O, bütün isimlerin odak noktası olacaktır. 4) O, bütün varlığın mihrabı haline gelecektir. 5) Bütün isim ve sıfatlar onda tecelli edecektir. 6) O, bütün kâinatın fihristidir. Alemler onda pinhan, kevn u mekan onda matvidir. 7) Ve Adem O Adem’dir ki, Benî Adem’in en şereflisi, İnsanlığın İftihar Tablosu onun neslinden gelecektir.

İşte bunlar ve bunlara benzer hususiyetlerine binaen Allah (cc), meleklere Adem’e secde etmelerini emretmiştir. Ancak bir sebep daha var ki, en az diğerleri kadar önemlidir. O da şudur:

Melekler marifete aşık ve İlahî isimleri öğrenmeye heveslidirler. Halbuki bütün esma Adem’e öğretilmiştir. Onlar da bu ilme hürmeten Adem’e secde etmişlerse, tabiat ve hilkatlerinin gereği bir hususla emredilmişler demektir.

M. Fethullah Gülen

Ayette şeytanın telkinleriyle insana hilkatin yaratılışını değiştittireceği geçiyor, bunu açıklar mısınız?

Kur’an-ı Kerim, şeytanın, insana olan kin ve nefreti ve ondan intikam almak için daha neler yapabileceğini sık sık hatırlatır ve ona karşı tetikte olmamızı emreder. Geçen bölümden devâm edegelen ayetler bunun en çarpıcı örneklerini teşkil eder: “Elbette onlara emredeceğim, hayvanların kulaklarını yaracaklar.” (Nisa, 4/119)

Betk, kesmek demektir. Arap keskin kılıca “Seyf-i betîk” der. Cahiliye devrinde, deve beş batın doğurur ve sonuncusu erkek olursa, o devenin kulaklarını yararlar ve ondan faydalanmayı kendilerine haram sayarlardı. Putlara kurban etmek için ayrılan develerin kulaklarının kesildiğini söyleyenler de vardır. Onların işledikleri bu şeyler apaçık bir isyan olmasına rağmen, bunu ibadet olsun diye yapıyor ve isyanlarını katlıyorlardı. (1)

“Ve yine onlara emredeceğim, Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” (Nisa, 4/119)

Bu ayette zikredilen değişikliğin neler olabileceği hakkında müfessirler çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Biz, burada onların zikrettiklerini hülasa etmenin yanında bazı tamamlayıcı bilgiler de arzedeceğiz.

Bazılarına göre, Allah’ın yarattığını değiştirmekten maksat, Allah’ın dinini değiştirmektir. Bu görüş, Said b. Müseyyeb, Said b. Cübeyr, Hasan, Dahhak, Mücâhid, Süddî, Nahaî ve Katâde gibi imamların görüşleridir.(2) Böyle bir yaklaşımda iki mâna sözkonusudur.

Birincisi: Allah (cc), insanları İslam fıtratı üzerine yaratmıştır. Nitekim Allah Rasulü, “Her yeni doğan çocuk, İslam fıtratı üzere doğar” (3) buyurur. Cenab-ı Hak, Âdem zürriyeti, birer zerre halindeyken, onları şâhit tutmuş ve onlar da, Allah’ı Rab kabul edip şâhit olmuşlardır. Demek oluyor ki, o gün Rablerine iman edip de daha sonra dünyada küfre girenler, Allah’ın yarattığı o ilk fıtratı bozmuş oluyorlar.

İkincisi: Allah’ın dinini değiştirmekten maksat, helalı haram, haramı helal kılmaktır.

Diğer bazıları ise ayeti, zahirî ve batınî bütün değişiklikler manasına tefsir edip açıklamışlardır. Biz de meselenin bu yönüne biraz daha ağırlık verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Dolayısıyla biraz meşgûl olacağız.

Allah Rasulü (sav), on şeyi fıtrattan sayar. Bunlar: “Bıyıkları kısaltmak, sakal bırakmak, misvak kullanmak, abdest alırken ağıza-burna suyu biraz fazlaca çekmek, tırnakları kesmek, parmak boğumlarını yıkamak, koltuk altı kıllarını almak, etek tıraşı olmak ve istinca etmek.” (4) Evet, fıtrattan sayılan bu hususlar terke uğruyor veya aksi yapılıyorsa bilinmelidir ki, belli ölçüde şeytanın istekleri yerine getiriliyor ve Allah’ın vaz’ettiği fıtrîlik de tahribe uğruyordur.

Değiştirme, ilk maddedeki sıfatın değiştirilmesini iktiza eder. Devamlı surette cismanî lezzetleri isteyen biri, zamanla ruhî zevk ve lezzetlerden yüz çevirmesi kaçınılmaz olur. Böylece durmadan onun kalbinde fânî ve zâil şeylere alaka artar ve bâkî şeylere karşı da azalır ki, bu da manevi bir ölüm sürecinin başlaması demektir. Bu artış ve azalış, gün gelir tamamen kalbî ve rûhî hayatı öldürür ki, artık o insan ahireti katiyen düşünemez. Buna karşılık dünya sevgisi de bir an bile hatırından çıkmaz. Gayrı, böyle birinin çalışması, dinlenmesi, durması, hasılı bütün işleri hep dünya içindir. Bu hâl ise, bütün bir hilkatin ruh ve manasına dokunur. Evet, beşer ruhu, cismaniyet aleminde bir yolcu olarak bulunmaktadır. Ötelere müteveccihtir. Şayet o, dönüş yerini unutur, fena ve zevâli muhakkak ve mukadder olan mahsusât alemine ülfet ederse, içinde kendi de olan bir fıtratı darbelemiş olur.

Evet şeytan, “Yine onlara emredeceğim, Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” (Nisa, 4/119) ayetinde geçen hilkatin değiştirilmesine bir de, kadının erkekleşmesi ve erkeğin kadınlaşması manası verilmektedir ki, Allah Rasulü (sav), bir çok hadislerinde bunları lanetlemektedir. (5)

Bilhassa meseleye günümüzün problemi olması yönüyle baktığımızda buna hak vermemek mümkün değildir. Kadınlaşan erkekler, erkekleşen kadınlar; kadının kadınla, erkeğin erkekle hayat sürdürmesi gibi yürekler acısı ve yüz karası hadiseler doğrudan doğruya şeytanın telkinlerinin te’sirinde kalmadan başka birşey değildir. Böyle bir inhiraf, şeytan’a, hiçbir asırda nasip olmamış büyüklükte ve ürperticiliktedir.

Bir kere daha hatırlatalım ki, şekli, mahiyeti ve ismi ne olursa olsun işlenen her tür yanlışlık, fıtratın bir buudunun değiştirilmesi manasına gelir. Bugün, bu mevzu ile alakalı yüzlerce cilt kitap yazılmış ve yüzlerce insan inhiraf üzerine neler neler söylemiş, hatta kendilerine göre doğru veya doğruya yakın neticeler ortaya koymuşlardır ama, tatmin edici bir başarıya ulaşamamışlardır.

Dünya çapında yapılan istatistikler gün geçtikçe bu tür suçların artmakta olduğunu ve verilen aşırı serbestliğin bu olumsuz şeyleri daha da artırdığını göstermektedir. Şunu unutmamalıdır ki, bu konuda gösterilen müsamaha ve serbestî aslında, bu hususla alakalı zaafı olan insanları birer cinsî sapık haline getirmekten başka bir işe yaramamaktadır ve yaramayacaktır.

Yüzlerce misal gösteriyor ki, fıtrattan inhirafla, şeytanın oyununa gelen insan, canavarlara rahmet okutacak derecede hayvanlaşır; hayır, hatta hayvanları dahi çok geride bırakır.

Nice milletler, bu fıtrattan ayrılışları yüzünden hep şeytana uymuşlar ve işledikleri cürüm sebebiyle de yerle bir edilmişlerdir. İşte Pompei, Sodom, Gomurra ve Ahkaf ve işte fosilleşen insanları!.

Şeytan, insana sürekli önden, arkadan, sağdan ve soldan çeşitli telkin ve desiselerle gelerek, onu hak yoldan saptırmak; ümniyelere çekmek ve fıtratı terkettirerek insanlıktan kaydırmak ister. Şeytanın bu oyununa düşen insan, hemen her zaman, ümniyelerle akıl ve fikrini, şehevî ve gadabî arzularına ulaştıracak sebep ve vasıtalar bulmakla onu meşgul eder; meşgûl eder ve onu sürekli marazî bir ruh haleti içinde tutmağa çalışır. Bu hastalık sebebiyle de, mukaddes saydığı duygu ve düşüncelerinden tavizler verir ki, bu da onun ma’nevî meshi ve deformasyonu demektir. Çok defa böyle bir değişimden geriye dönmek de mümkün olmayabilir.

Böyle biri, müspet yönlerinin noksanlaşması ve git gide tükenmesi, menfi yönlerinin teşekkül ve gelişmesine sebebiyet vereceği için de, bir müddet sonra karşımıza tamamen değişmiş bir varlık olarak çıkacaktır. Bu değişiklik, ilk planda ferdin kendi ruhî bünyesinde olmasına rağmen; bu ikinci halet, onda ayrı bir dünya anlayışı doğuracaktır. Hayalinde kurduğu ve yaşatmaya çalıştığı bu dünyanın her türlü ölçüsü de, kendi müfekkiresinden doğan düşünceler olacaktır. Ve artık ona göre varlık, sadece onun düşündüklerinden veya düşünebildiklerinden ibarettir. Evet, düşünce ve duyuşlar, değişik hadiseler karşısında bazen aslî hüviyetinden çıkarak mahiyet değiştirir, hatta bazen kökten değişerek tamamen tanınmaz hale gelir. Söylendiği zaman gözleri kıvılcımlandıran ve orijinalliği ile insanı hayran eden nice düşünce ve fikirler vardır ki, aksiyon haline getirilmek istenildiğinde, havası alınmış balon gibi söner ve düşünce çöplüğüne atılır. Ve yine hayal gergefinde örülmüş nice çelikten düşünceler vardır ki, realite dünyasında bir danteleya dönüşür.

Bir de bütün güzellik ve cazibesi müphemliğine bağlı düşünce ve fikirler vardır. Bunlara, ‘tâ baştan ölü doğmuş çocuklar’ nazarıyla bakılabilir. ‘Doğmadan ölmek ve ölü olarak doğmak.’ İşte onların kaderi budur. Ne var ki bu müphem ifadeler, filozof ağızlarda cazibeli hale gelir ve bu düşük veya ölülerden cemiyete hayat getirmesi beklenir. Bu da, şeytanın bir başka hilesi ve aldatıcı düzenidir.

M. Fethullah Gülen


[1] Âlûsi, 5/149,150; İbni Hişam, Sîre, 1/91-93

[2] İbni Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, 2/368

[3] Buhari, Cenaiz 92; Ebu Davud, Sünne 17; Tirmizi, Kader 5

[4] Müslim, Taharet 56; Ebu Davud, Taharet 29; Nesei, Zinet 1

[5] Elmalı, Hak Dini, 3/88; Buhari, Libas, 62; Hudud, 33; Tirmizi, Edeb, 34; Darimi, İsti’zan, 21

Ayette şeytan insanlara dört cihetten saldıracağını söylüyor, bunu nasıl anlamalıyız?

Şeytanın, insanoğluna olan kin, nefret ve düşmanlığı, Rabbi karşısında da onu bir hayli küstah hale getirmiştir. O, önce Rabbinden mühlet istemiş, mühletin verilmesi üzerine de, tuğyan ve küfrünü ilan etmiştir. Onun bu tavrını Kur’an-ı Kerim şöyle nakleder: “İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık and içerim ki, ben de onları saptırmak için, senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın.” (A’raf, 7/16-17)

Şeytan, kendi gittiği ve insanları götürmek istediği yolun batıl olduğunu bilmekte ve yaptığı şeyleri bile bile yapmaktadır. Evet o, Cenab-ı Hakk’a karşı “Senin doğru yolunun üzerine oturacağım” demektedir. Doğru yolun, ancak İlâhî yol olduğunu şeytan dahi tasdik etmekte ve bu ifadeleri ile, insanları saptırma işinden asla vazgeçmeyeceğini ilan etmektedir. İlan etmekte ve durmadan insanların gönüllerine vesveseler salmaktadır.

“Sonra onlara önlerinden geleceğim.”

Yani ileriye matuf, ahirete müteallik meselelerde onları tereddüt ve şüpheye düşüreceğim. Onları, ahirete, Cennet ve Cehenneme inanmaz hale getireceğim. Bu suretle de onlar, hayatlarını ahirete göre tanzim etmeyi düşünmeyecekler. Aradıkları her şeyi maddede arayacaklar. Hep birer maddeci, birer materyalist ve birer pragmatist olarak yaşayacaklar. Onların ahirete karşı ümit ve iştiyaklarını söndürerek onları, amelsiz, azimsiz yığınlar haline getireceğim.

“Ve arkalarından geleceğim.”

Yani dünyanın devamlı ve sürekli olduğunu onlara telkin ederek içlerine tûl-i emel salacağım. Dünyada ebedî kalacak gibi hep çakırkeyf yaşayacaklar.. ve dünya nimetlerini onlara o kadar güzel göstereceğim ki, başka güzel tanımaz olacaklar. Zaman olacak Ebedî güzeli ve ebedî güzellikleri görmek için içlerinde hiçbir rağbet kalmayacak.

“Ve sağlarından geleceğim.”

Yani yaptıkları hayırların içine dahi şeytanlık karıştıracağım. Hasenâtlarını süslü-püslü göstererek yaptıklarını bulandıracağım. Bazen de, iyiliğe giden yolları onlar için kapamaya çalışacağım. Ve bid’atleri yaygınlaştırmak suretiyle dinin ruhunu onlara unutturacağım. Küçük bir âdâp dahi kabul edilemeyecek fiilleri, onlara din diye kabul ettireceğim. Onlar da dediklerimi yapacaklar ve dinin temel prensiplerini ihmal veya terkte hiç mahzur görmeyecekler.

“Ve sollarından geleceğim.”

Yani bütün günah çeşitlerini onların üzerine salacak, bâtılı terğîb ve teşvik ederek her kötülük için onlara davetiyeler çıkaracağım. İçlerini gıdıklayarak, şehvetlerini tahrik edeceğim. Kadını erkeklere, erkekleri de kadınlara salarak onlara kendi dünyalarında, iffetsiz, ismetsiz ve tutarsız hâle getireceğim.

İmam Şakik, konuyla alakalı olarak şu hususları kaydeder:

Her sabah şeytan, bana dört yanımdan, yani önümden, arkamdan, sağımdan ve solumdan gelir ve beni yoldan çıkarmaya çalışır. Önümden gelirken şöyle der: “Korkma! Allah Ğafûr ve Rahîm’dir.” Ben de, ona: “Ben tevbe ile iman edip salih amel işleyenleri bağışlarım.” (Tâhâ, 20/82) ayetini okurum.

Arkamdan gelirken, çocuğum olursa fakir kalacağımı söyler ve beni fakirlikle korkutmak ister. Ben de “Yeryüzündeki bütün canlıların rızkı Allah’a aittir.” (Hûd, 11/6) ayetini okurum.

Sağımdan gelirken medh ü senâ ile gelir. Ben de “Netice Allah’tan korkanlarındır.” (A’raf, 7/128) ayetini okurum.

Solumdan gelirken de şehevî şeylerle gelir. O zaman da “O gün onlarla arzuladıkları şeyler arasına perde çekilmiştir.” (Sebe’, 34/54) ayetini okurum. Ve bu mukabelelerle şeytanın şer ve vesvesesinden kurtulurum.

Ayette dört cihetin zikri, şeytanın vesvese verme gayretindeki ciddiyete işaret içindir. Yani o, mümkün olan her cihetten geleceğini söylemektedir. Peygamber Efendimizden (sav) nakledilen şu hadis-i şerif de bunun tefsiri gibidir:

“Şeytan, Ademoğlu için İslam yolunda oturur ve: “Babalarının dinini terk mi edeceksin?” der! O da şeytana isyan edip Müslüman olur. Sonra hicret yolu üzerine oturur ve “Yerini yurdunu terkedersen garip kalırsın.” der. Mü’min yine onu dinlemez ve hicret eder sonra cihad yolu üzerinde durur, o muhacir mü’mine “Savaşa gidersen öldürülürsün, malını taksim, karını nikah ederler.” der. O da bu son engeli de aşar ve yoluna devam eder. (1)

İşte bu haber, şeytanın vesvese verme konusunda mümkün olan her yolu denediğini göstermektedir.

Dört cihetin zikredilip, üst ve altın zikredilmemesindeki hikmet ise, insanın ruhî saadetlerinin gitmesini tevlid edecek kuvvelerin, bedenin zikrolunan yerlerine yerleştirilmesi sebebiyledir.

Ayrıca şöyle bir rivayet de vardır:

Şeytan bu sözü söyleyip dört ciheti sayınca, melekler, insanlara acıyıp Cenab-ı Hakk’a şu niyazda bulunurlar: “Ey Rabbimiz! Eğer şeytan onları bu dört cihetten istilaya kalkarsa insanlar nasıl kurtulacaklar!.” Bunun üzerine Cenab-ı Hakk da onlara şu hitapta bulunur: “İnsan için iki yön kaldı: Üst ve alt. Saygı ile ellerini yukarıya doğru kaldırır; dua ve huşu ile alnını yere koyarak secde ederse, onun yetmiş senelik günahını affederim.” (2)

M. Fethullah Gülen


[1] Nesai, Cihad, 19; Müsned, 3/483

[2] Râzî, Mefatihu’l-Gayb, 14/42

Vâkıa suresini okuyan kişinin fakirlikten korunacağı söyleniyor. Doğru mudur?

Allah Rasûlü (sav), “Vâkıa sûresini her gece okuyan fakirliğe düşmez” buyuruyor. Çünkü bu sûre, tam bir teslimiyet ve tevekkülle Allah’a sığınmayı salıklamanın yanında insana fakirliğe düşmeme çarelerini de fısıldar. Bu meyanda, sağlam bir Tevhid anlayışı verir. Dünyada bu anlayışa muvafık hareket edeni de Allah fakirlikten korur.

Kehf sûresini Cum’a günleri okumakla Deccal fitnesinden korunma arasındaki münasebeti de aynı çerçevede değerlendirmek mümkündür.

M. Fethullah Gülen

Karınca, ahalisini ikaz edince Hz. Süleyman gülmüştür. Bunun sebebi nedir?

“Dahk” tabiri kahkaha ile gülmeyi değil de tebessümü ifade eder. Yani, dudaklarda, çok kısa bir an için beliren birkaç tebessüm çizgisinden ibarettir. Hz. Süleyman’ın tebessüm etmesi, evvela bir vadide Hz. Süleyman’la karınca arasında mu’cizevî bir muhavere geçmiştir. Bu Cenâb-ı Hakk’ın ona bahşettiği yüksek bir paye ve lütuftur. İşte bundan dolayı O da, şükrün davranışlarla ifadesi sayılan “tebessüm”le hatta sesli ve hareketli tebessümle tahdis-i nimette bulunmuştur.

İkinci olarak: Karınca bir kısım iş’ar ve işaretlerle Süleyman (as)’a adalet ve hakkaniyetle muamele etmenin sınırları hakkında fikir ve düşüncelerini ifade etmek istemiştir. Karıncanın ifadesinde, “Ey karıncalar! Yuvalarınıza giriniz ki, Süleyman ve orduları farkında olmadan sizi ezmesinler.” Yani, bunlar insandır, mahiyetlerinin gereği olarak, düşünmeden ve farkında olmadan size zarar verebilirler, diyor. Allah’ın (cc) bu lütuf kapısını kendisine açtığından ötürü, Süleyman (as) da tebessüm ediyor. Zira bu, onun peygamberliğine ait bir lütuf idi.

Buna benzer bir hâdise de Peygamber Efendimiz (sav)’in hayat-ı seniyyelerinde cereyan ediyor. Peygamber Efendimiz (sav) minberde hutbe irad ediyordu. Bir bedevi içeriye girerek “Ya Rasûlallah! Yağmursuzluktan her taraf çoraklaştı, topraklarımız kuraklıktan çatladı. Çoktandır yağmur yağmıyor. Allah ’a duâ etseniz de bize yağmur ihsan etse…” diyor. Efendimiz (sav) duâ ediyor. O anda bardaktan boşanırcasına şakır şakır yağmur yağmaya başlıyor. Sokaklar ve her taraf su altında kalıyor. Efendimiz (sav) minberden inerken her tarafı sırıl sıklam olmuş, sular sakalından aşağıya dökülüyordu. O da semanın böyle çok yağmur boşaltmasına tebessüm ediyordu. Zira bir tarafta mu’cize zuhur ederken diğer yandan da O, bir lütfa mazhar olmuştu.

İşte bu tebessüm her iki hâdisede de “dahk” kelimesiyle ifade edilmiştir. Kahkaha olmadığından Hz. Süleyman’ın tebessümünü melekler öyle kaydetmişlerdir. Belki raiyyeti dahi bunu farkedememiştir. Zaten dudaklarda beliren böyle birkaç çizgiyi çoğu kez farketmek de mümküm değildir.

M. Fethullah Gülen

İsrailoğullarının görmüş oldukları bütün mucizelere rağmen farklı şekillerde davranmalarının sebebi nedir?

Açıklama: “İki topluluk (yaklaşıp) birbirlerini görünce Musa’nın adamları ‘İşte yakalandık’ dediler.” (Şuara, 26/61) İsrailoğullarının görmüş oldukları bütün mucizelere rağmen bu şekilde mukabele etmelerinin sebebi nedir?

İsrailoğulları olabildiğince maddeci bir cemaatti. Dolayısıyla, Hz. Musa (as) da, onlarla olan münasebetlerinde sürekli olarak onların hep bu yönlerini izale etmeyi hedef almıştır.

İsrailoğulları hakkında söz söylerken onların bu özelliklerini hesaba katmak lazımdır. Böylesine maddeci bir topluluğun ıslah olması için, iyi bir terbiye sistemi ile ele alınmaları icab eder. Bu işe de ancak Hz. Mesih muvaffak olmuştur. Çünkü O, onların karşısına ruhçu bir düşünce ile çıkmış ve onların maddeci düşüncelerine darbe üstüne darbe indirmişti.

İşte bu insanlar düşmanla karşılaşınca “İşte yakalandık” gibi güvensizlik ve ümitsizlik ifade eden bir söz sarfediyorlar. Buna karşılık da Hz. Musa (as) “Rabbim benimle beraberdir ve bana yol gösterecektir” (Şuara, 26/61) cevabını veriyor.

Kadı Beyzavî tefsirinde Hz. Musa’nın bu sözü ile Efendimiz (sav)’in Sevr mağarasında Hz. Ebu Bekir (ra)’e hitaben sarfetmiş olduğu “Mahzun olma, Allah bizimle beraberdir” (Tevbe, 9/40) sözünü mukayese yaparak: “Efendimizin bu sözünün, Hz. Musa’nın sözüne rüçhaniyetini söyler.”

Efendimizin sözünde, Cenâb-ı Hakk’a kurbiyet açısından bir mertebe daha yakınlık vardır. Çünkü ifadede “bizimle beraberdir” deniyor. Yani zaman üstü olma nazara verilerek geniş zamanla ifade ediliyor. Ayrıca burada yakinin ve Cenâb-ı Hakk’a olan güven ve itimadın fısıltılarını da duymak mümkündür. Aslında bu nokta çok hassas ve tehlikeli bir mevzudur ve olabildiğince dikkat iktiza eder. Bunun için “Buraya bir nokta koymak, konuşmamak lazım. Çünkü ötesi tehlikelidir” diyor ve kesiyorum.

M. Fethullah Gülen

Kâfirlerin ahirette “keşke toprak olsaydım” sözlerini nasıl anlamalıyız?

“Yokluk” getirilip yok edilince, kâfirin iflahı kesilecektir. Cehennem azabının dehşetini görüp tadınca da şoke olup dengesini yitirecektir. İşte bu azab şoku karşısında o toprak olmak isteyecek ama “Heyhât!” Âyetin ifadesiyle “Keşke toprak olsaydım!” bir çaresizlik ifadesidir.. ifadesidir ama, yine de “yok olsaydım” değildir. Çünkü evvelâ yokluk korkunçtur. Saniyen yokluğun yok edilişini gözleriyle görmüştür.

İnançsız kâfir, çok defa dünyada da böyle bir kısım tesirlerden dolayı aynı “şok”u yaşayabilir. Bakarsınız bir adam, hayatın bin türlü zevk u safası içinde yaşıyor.. yiyor, içiyor, çalışıyor ve aynı zamanda herşeye mâlik fakat sadece bir zevk buuduna erişemiyor; bu kadar zevk varken gelip gidip sadece ona takılıyor. Ulaşamayınca da intihar edip hayatına son veriyor. Oysa ki elde edemediği cismanî zevklerinden sadece birisi idi. Ama cinnet geçirircesine işte böyle bir dengesizlik yapıyor. Eğer bu insan imân sahibi olsaydı, meşru zevkler ona da kâfi gelecek ve kalbi itmi’nân bulup zevk budalası olmayacaktı.

M. Fethullah Gülen

Hz. Meryem’in “Keşke unutulup gitseydim” demesinin hikmeti nedir?

Her insanın kendi değerlendirmeleri içerisinde aşırı derecede ehemmiyet verdiği ve büyük gördüğü mes’elelerden ötürü kullandığı bir kısım tabirler vardır. Meselâ, Hz. Ebu Bekir’in -hadîs kriterleri açısında zayıf dahi olsa, söylediği muhtemel olan- “Ya Rabbi vücudumu o kadar büyüt o kadar büyüt ki Cehennemi ben doldurayım” ve Bediüzzaman Hazretlerinin “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur” demeleri gibi. Bu mes’e-leler onlarda, bir ruh haline göre söylenmiştir. Hz. Meryem’de de iffet öylesine bir şuur haline gelmişti ki, hakkında düşünülen ve söylenilen şeyler karşısında böyle bir ifade de bulunması normal olsa gerek. Evet o, âdeta iffetten bir âbideydi ve mahiyet-i nezihânesinin değil böyle bir çamur atılmaya, bir gül atılmaya da tahammülü yoktu. Bu itibarla, bu şuurda olan bir insanın, böylesi bir söz söylemesi normal karşılanmalıdır.

M. Fethullah Gülen

Kur’ân-ı Kerîm’in pisikolojik tefsiri mümkün müdür?

Bugüne kadar hiç yapılmamış bir tefsirdir. Merhum Seyyid Kutub tefsirinde nisbeten psikolojik tahlillere yer vermiş ama Kur’ân-ı Kerîm’in bir bütün olarak psikolojik tefsiri henüz gerçekleştirilememiştir.

Kanaatimce bu çok önemli bir mes’eledir ve Kur’ân’ın ayrı bir mucizesi olarak da değerlendirilebilir. Zira, Kur’ân-ı Kerîm’de bir mes’ele değişik yerlerde tekrar tekrar ele alınır ve farklı malzemelerle ifade edilir. Bu ilk etapta basit bir tekrar gibi gözükebilir ama mevzuu tahlil edince, her tekerrürde bir makam ve malzeme farklılığının olduğu görülür. Tabii buna bağlı olarak da onun farklı farklı mesajlar ihtiva ettiği müşahede edilir. Evet Kur’ân-ı Kerîm âdetâ değişik kavimlerin, seslerini, soluklarını, feryadlarını, çığlıklarını, davranışlarını ve değişik devirlere ait farklı cemaatlerin hususiyetlerini bir aynada aksettiriyor gibidir.

İşte bu açıdan da, Kur’ân’ın dümdüz okunmasından daha çok muhtevanın seslendirilmesi önemlidir. Bu da musikinin notalarıyla değil, mevzunun akışına tabi olarak, hâdise ve konuşmaların bizzat içine girerek ve yaşayarak onu okumak demektir. Bence bu, Kur’ân’ın anlaşılmasında en az esbab-ı nüzul kadar önemlidir. Anlatılan olayların tarihî sebeblerini ve tarih felsefesini bilmek, milletleri karakterleriyle tanımak; sonra bir cemaatin bedeviyetten belirli merhaleleri aşarak medeniyete ulaşmasında hangi peygamberle hangi devreyi yaşadığını görmek ve netice olarak da Hz. Muhammed (sav)’e kadar geçen devreleri bir bir gözden geçirmek suretiyle, Kur’ân’da anlatılan hâdiseleri tahlil etmek, insanın önünde çok farklı ufuklar açacaktır. Aksine bunları nazara almadan Kur’ân’ı anlama gayreti; Roma devrini ve o döneme ait hayat tarzını bilmeden, Shakesspeare’in romanlarındaki ifade gücünü tahlil etmek gibi bir garabet arzeder. Kaldı ki, Kur’ân’daki hâdiseleri anlatan, geçmiş ve geleceği bir nokta gibi aynı anda değerlendiren, onları kabza-i tasarrufunda evirip-çeviren Allah’tır. Tabii ki O’nun anlatışı her türlü mukayesenin üstünde daha bir baş döndürücü ve ihtişamlı olacaktır.

İşte, sathî dahi olsa ifade ettiğimiz bu noktalardan anlaşılacağı gibi “Gavvas olana Kur’ân/ Mücevher dolu umman”dır. Her devir insanının O Ebedî Mu’cize’den alacağı dersler vardır ve olacaktır.

M. Fethullah Gülen

Kur’ân-ı Kerîm’de Lût kavmi hakkında zikredilen, “Lût’u da hatırla, kavmine dedi ki “Siz, sizden önce âlemde hiç kimsenin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz?” (A’raf, 7/80) ayetini izah eder misiniz?

Bu hiss-i hisset (alçak duygu) bütün beşerde ve hatta hayvanlarda da olabilir. Lût kavmine nisbet edilmesinin sebebi ise, bu fiilin onlarda topyekün bir millet halinde icra edilmiş olmasıdır. Evet neredeyse bütün cemaat bu illete mübtela idi. “Alemde misli sebkat etmeyen şey” mes’elesinin bir yönü budur ki; yeryüzünde cemaat halinde bu işi ilk kez siz yaptınız demektir. Aynen bugün İngiltere ve İsrail’de olduğu gibi. Bunlar âdetâ kanun ve nizamlarıyla bu işi meşrulaştırmış gibiler. Ayrıca bir de mes’elenin şu yönü var: Bu illetin sâri hale gelmesi, ileride bu milletleri ortadan kaldıracak, yıkılışlarını hazırlayacak ve onları Gazab-ı İlâhiyeye duçar edecek bir illet olmasıdır.

M. Fethullah Gülen

Neml Sûresi’nin günümüze bakan yönleri nelerdir?

Kur’ân-ı Kerîm her mes’elede olduğu gibi, burada da her zaman ve zeminin idarecilerine birtakım mesajlar sunmaktadır.

Evvelâ: Hz. Davud (as) hilafete mazhar olmuş bir peygamberdir. Hz. Süleyman da onunla başlayan bu vazifeyi devam ettirmiştir. Günümüz idarecilerinin Hz. Süleyman’ı misal alıp, teb’a ve rai (idareci) arasındaki hukuka riayet eden ve haksızlığa meydan vermeyecek bir idare sergilemeleri gerekmektedir. Bunun için de bütünüyle mülklerinde cereyan eden hâdiseleri anında görmeleri ve muttali olmaları iktiza eder. İşte Peygamberler bunu “Nübüvvet” nuruyla gerçekleştirmişlerdir, ardından gelenler de velâyet ve kerâmetle, firaset ve kiyâsetle…

Sûrenin günümüzdeki hizmet erlerine olan mesajına gelince, hizmetlerini ahenkli bir şekilde yürütebilmeleri için, ciddi bir firaset ve fevkalade bir hassasiyet ile, hizmet sahaları içinde cereyan eden hâdiselere muttali olmaları gerektiği ve yaşadıkları çağın şuurunda olmaları lazım geldiği şeklinde anlamak mümkündür.

İkinci olarak: Yine Sûre’de Hz. Süleyman’ın karıncaya, Hüdhüd’ün ve Sebe Melikesi Belkıs’a taaccüb etmeleri anlatılır. İlk bakışta buradaki insanın hayvana, hayvanın da insana taaccüb etmesinde bir tezad varmış gibi gelir. Oysa ki mes’eleyi değişik bir zaviyeden seyrettiğimizde, burada da bir kısım nüktelerin gizli olduğu ortaya çıkar.

Hz. Süleyman (as) ordusuyla bir vadide giderken, dişi bir karıncanın diğerlerine şöyle seslendiğini işitir. “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin ki, Süleyman ve orduları farkında olmadan sizi ezmesinler” der. Ve âyet devamla “(Süleyman) onun (karıncanın) bu sözüne tebessüm etti…” diyor. Burada bir bakıma karınca Süleyman (as)’a işaretle, bu seviyedeki bir insanın, değil insanlar arasındaki hukuka, hayvanat ile arasındaki hukuka dahi riayet etmesi lazım geldiğini ihtar ediyor.

Diğer taraftan da bir hayvan insanın haline bakıp taaccüb ediyor. Hüdhüd, Süleyman (as)’a gelerek güneşe tapan Sebe Melikesi Belkıs ve teb’asını kastederek “Şaşıyorum bu insanların haline. Toprağın bağrında daneyi bitiren, göklerde ve yerde gizli olanı açığa çıkaran, gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilen Allah (cc) varken bunlar güneşe secde ediyorlar. Halbuki güneş de Allah’ın bir memurudur..” diyor.

Yine buradaki bir nükte de, Hz. Süleyman’la muhavere eden karınca ile, Hüdhüd’ün mesajını getirdiği Sebe Melikesinin dişi olmalarıdır. Dişilik veludiyeti (doğurganlığı) temsil etmektedir. Yoldaki dişi karıncanın Sebe Melikesine bir işaret olmasının yanında Hz. Süleyman’ın î’lâ-yı kelimetullah hedefli çok izdivacı ve çok evladı bir de bu âyetlerde zannediyorum kamil insanlığın, hayvanat aleminin kutbuyla, sınırlarıyla kutuplaşması mes’elesi anlatılmaktadır. Bu da değişik bir zaviyeden önemli olabilir.

Şimdi eğer hayvanat alemiyle alâkalı bir kısım hususiyetleri tam kavrayabilseydik, bu alemin kendine mahsus diliyle bizlere anlatacağı nice hakikatler ve incelikler olduğunu görürdük. İşte Kur’ân-ı Kerîm’de bazı sûrelerin (Nahl ve Neml gibi…) hayvanatın ismiyle zikredilmesi, insanlık ve hayvanat âlemi arasındaki böyle bir münasebetin önemini ihsas etmektedir. Evet, karınca ve arı cumhuriyetçiklerinin bizlere ilham edeceği bir kısım hakikatler olsa gerek… Ancak bu, aradaki bu dakik münasebeti, inanan insan şuur ve idrakiyle şerhedilmesi neticesinde gerçekleşecektir.

Allah (cc) Kur’ân-ı Kerim’de bize bir nebinin mu’cizesiyle, insanoğlunun doğrudan doğruya bir hayvanla konuşup anlaşmasının mümkün olacağını göstermektedir. Ve bu lisan bir ma’nâda öyle fasih, öyle talakatli bir lisandır ki, bizim lisanımızdan daha fasih, daha arızasız, daha kusursuzdur denebilir… Ama gene de kendine mahsus bir beyan.

M. Fethullah Gülen

Kur’ân-ı Kerîm’de ‘azâb-ı elim’ ve ‘(o kâfirlere) elemli âzâbı müjdele’ deniyor. “Azabın müjdelenmesi” ne demektir?

Bu gibi yerlerde istihkâr ve tehekküm vardır. İnsanlar kendi fiilleriyle ve kendi imkânlarıyla iyi şeyler yapıp cennete girecekken, kötü şeyleri tercih ediyorlar. Meselâ; Allah birine mal vermiş, bu kadar servetle o insan cennetle müjdelenecekken, o tutuyor bu koca serveti şerde israf ediyor. İşte, böyle birinin su-i akıbeti hatırlatılırken, kaçırdığı müjde de ihtar ediliyor.

Evet, müjde tabiri iyi şeylerde olur; fakat bazan istihkâr ma’nâsında da kullanılır. Meselâ; “gözün aydın iflas etmişsin!” gibi… Ayrıca bunda, kâfirlere tehekküm ve alay etme de var. Bunu duyunca küfür ve gayzları biraz daha artacak.. tıpkı onlara ‘Gözünüz aydın babanız ölmüş’ dendiğinde öfkeden kuduracak hale geldikleri gibi…

M. Fethullah Gülen

Kur’ân-ı Kerîm hususiyetle Belkıs’ın tahtını zikretmekle ve “Ve lehâ arşun azim” ifadesiyle neye işâret etmektedir?

Buradaki “Arş” kelimesi ile “mahal” zikredilip “hal” murad edilmektedir. Yani bununla da Belkıs’ın kavmi üzerindeki hakimiyetine, sultasına işâret edilmiştir. Nitekim, daha sonraki âyetlerde bu husus açık olarak anlatılmaktadır.

Arı ve karınca topluluklarında kraliçe ve teb’a arasındaki münasebetle, Belkıs’ın tahtı ve teb’ası arasındaki münasebette bir benzerlik var ki, bu da Kur’ân’ın mu’cizevî tasvir ve tesbît gücü sayesinde harikulade bir üslupla ifade edilmiş.

Şimdi, âyet, kadının cemiyet içindeki pozisyonuna temasla, bir yönüyle doğurganlığını, diğer yönüyle de cemiyette sahip olduğu payeyi dile getirmektedir. Biz, Kur’ân’ın bu ifade tarzından kadının o dönem itibariyle toplumdaki mevkiini de tam anlamış oluyoruz. Yani, kadın, kendi tebasına karşı tam ve tartışmasız hakimiyetiyle, öyle bir mevkidedir ki, bir dediği iki edilmemektedir.

Ve gele gele bu değer ve bu kıymet, İslâmiyet ile dengeli olarak kemale ermiştir. Nasıl İslâmiyet sayesinde hemen her sahada insanoğluna kemale erme yolları açılmıştır; aynen öyle de kadın kadınlık değerlerine onun sayesinde ulaşabilmiş kendi olabilmiş ve bir şehvet vasıtası olmaktan kurtularak; tenasülün bereketli bir kaynağı haline gelmiştir. Bu mes’elede de öyle olmuştur. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) de “İzdivaç ederken, doğurgan olanlarla izdivaç edin” buyurmakla, kadının bu mübarek yönüne dikkatleri çekmiştir.

M. Fethullah Gülen

A’raf Sûresi’ndeki “(Allah) onlara salih bir çocuk verince, Allah’ın kendilerine verdiği şeyde, O’na ortaklar koşmağa başladılar” âyetinin hükmüne çocuk sevgisi dâhil olur mu?

Hissî olan mes’elelerden dolayı insan muhasebe olmayabilir. Ancak insan, dinî duygu ve düşüncesi ile fıtratındaki duygularını ta’dil etmekle mükelleftir. Meselâ insan, aşırı yeme, içme arzusu duyabilir ve aristokrat bir yaşayış isteyebilir. Hatta bu hususlarda şiddetli hırs gösterip, işin önünü sonunu düşünmeden hareket edebilir. Zira insan, fıtratı itibariyle cimri ve aceleci olarak halkedilmiştir. Yani bunlar onun fıtratında vardır. Ayrıca, onda hem kin, nefret ve adâvet gibi hususlar, hem de sevgi, muhabbet ve insanlık gibi hasletler vardır. Bütün bu saydıklarımız insanda, iyiye ve kötüye açılan birer koridor hükmündedirler. Bu itibarla da insan, mahiyetindeki kötülüklere açılan kapıları kapamalı ve kötü duygularını ve tutkularını mutlaka dinî düşünce ve dinî duygu ile zabt u rabt altına almalıdır ki, biz buna dindeki ifadesiyle, “fıtrat-ı saniye” kazanma diyoruz. İnsan böyle bir fıtratı kazanmalıdır ki, kendisi için mukadder olan kemâlâtı idrak edebilsin. Yani herşey olmaya müsâit olan fıtratını, birşey olmaya, yani mü’min olmaya tevcih edebilsin.

İşte bunun gibi evlad sevgisi de fıtratta vardır. Bu sevgi olmazsa çocuklara bakılmaz, onlar okutulmaz ve neticede de ülke ve insanlık yükselmez. Evet etrafımızda bir sürü asi evlad var, ama yine de ana-babaları onlara bakıyor. Bu tabii sevgi ve alâka olmasaydı sokaklar terkedilmiş insanlarla dolar, taşardı. Ne var ki, diğer duygularda olduğu gibi burada da, kalpler Allah sevgisiyle ta’dil edilmelidir ki, istikamet elde edilebilsin. Evet, hayat Allah’la irtibat yörüngeli olmazsa inhiraf kaçınılmazdır. Bu itibarla evvelâ Allah sevgisi vicdanda kökleşmelidir ki, -bu da egzersize bağlıdır- insan Allah nezdinde değer ifade eden bir şey olsun. Bir insan, rûhî hayatında hiç egzersiz yapmadan “Ben mal ve evladımı sana feda ediyorum Allah’ım” dese bu bazen riya, hatta yalan da olabilir. Bütün kötü huyların rûhdan kovulması, bütün güzel hasletlerin tekrar ber tekrar yaşanması lazımdır ki, İslâm benliğimizin derinliklerine sinsin, tabiatımızın bir parçası haline gelsin ve davranışlarımızı tabiîleştirsin… Yoksa dual düşünme ve dual yaşamadan kurtulmamız mümkün değildir.

M. Fethullah Gülen

Esbab-ı Nüzul olmasaydı Kur’an inmeyecek miydi?

Açıklama: Kur’an’da yer alan bazı ayetlerle ilgili esbab-ı nüzülleri düşündüğümüzde sanki bu olaylar olmasaydı bu ayetler de nazil olmayacaktı gibi bir anlayış akla gelebiliyor. Bu meseleyi nazıl düşünmeliyiz?

Bütün tefsirciler “esbab-ı nüzûl” tabirini kullanmayı tercih etmişlerdir. Ancak, temel esaslar açısından bu tabirde bazı eksik yönler olduğu da bir gerçek. Bir kere eğer mes’eleyi sebep-müsebbeb çerçevesinde değerlendirecek olursak, sebep olmadığında müsebbebin de olamayacağı tabiidir. Bu da, “o sebepler olmasaydı bu ayetler nazil olmazdı” ma’nâsına gelir ki, böyle bir hükmü kabul etmek kat’iyen doğru değildir. Zannediyorum mes’eleye “iktiran” kelimesiyle yaklaşmak daha yerinde olur. Böyle bir yaklaşım üzerinde az duralım: Herhangi bir sebeple alâkalı âyeti, Allah (cc) ezelî hikmetiyle inzâl edecekti ama, bu âyet belli bir hikmete mebni, herhangi bir sebeple irtibatlandırılmış ve öyle nazil olmuştur. Evet mes’eleyi bu şekilde yorumlamak da kabildir.

İçlerinde Ahmed b. Hanbel’in de bulunduğu bazı otoriteler, esbab-ı nüzûl mevzuunda ihtiyatlı davranırlar. Zannediyorum, onları böyle bir hükme sevkeden de, bizim sezemediğimiz, onların sezdikleri bir kısım su-i istimalleri önlemek düşüncesidir. Zaten, ciltler dolusu “esbab-ı nüzûl” nakilleri de konunun ne derece spekülatif olduğunu açıkça isbat etmektedir. Bu arada sağlam rivayetlerle bize kadar gelip ulaşan esbab-ı nüzûlü de bütün bütün görmemezlikten gelmek bir ifrat olsa gerek. Onun için biz, bir taraftan Ahmed b. Hanbel gibi düşünenlere, mes’elenin su-i istimalini önlemek açısından hak verirken, diğer taraftan da bir realite olarak, vak’ayı rapor adına esbab-ı nüzûlün varlığını kabul edenlere de hak veriyor ve her iki grubun buluştukları haklılık çizgisini onlarla paylaşmak istiyoruz.

Konuyu böyle kısa bir tahlille takdimden sonra, bazı ayetlerin, bazı sebeplere iktiran ile inmesinin bazı hikmetlerini arz etmeye çalışalım:

1. Hükümlerin, hâdise destekli olmasının, o hükmün kabullenilmesinde tesiri büyüktür. Meselâ, Kur’ân iffetli insanlara iftira atan müfterilere seksen değnek vurulmasını hükme bağlamıştır. Böyle bir hüküm ilk duyulduğunda, biraz ağır gibi mütalâa edilebilir. Halbuki bu hükmü bildiren ayet öyle bir atmosfer içinde nazil olmuştur ki, bu yönüyle onu duyanlar âdetâ teskin edilmiş olurlar. Bilindiği gibi, Abdullah İbn-i Übeyy İbn-i Selul’ün başını çektiği bir grup münafık, Aişe Validemize (r.anha) iftira atmışlardı. Böyle bir iftira, günlerce hem Efendimiz (sav)’in, hem Aişe Validemizin (r.anha), hem de onu uzaktan yakından tanıyan bütün Müslümanların ızdırap içinde kıvranmalarına sebep olmuştu. Bu hususta Aişe Validemiz (r.anha), o denli ızdırap içindeydi ki, ağlaya ağlaya âdetâ göz pınarları kurumuştu. Bu meş’um günlerde mescid hüzünlü, hane-i saadet hüzünlü ve Medine’de bu iftirayı duyan her hane hüzünlüydü. Ancak hiç kimse nasıl bir reaksiyon göstermesi gerektiğini de bilemiyordu. Bu da ayrıca inanan insanların elini-kolunu bağlayan ve onların hüzünlerine hüzün ekleyen ayrı bir sebepti. İşte bu atmosfer içinde birden Aişe Validemizi tebrie eden ayetler nazil oldu ve validemizin pak, nezih oluşu ayetlerle tescil edildi. Ardından da ona bu iftirayı atanların layık oldukları ceza bildirildi. İşte burada hem zamanlama, hem de kullanılan üslup o kadar birbiriyle irtibatlıdır ki, bu psikolojik hava içinde verilen ceza âdetâ alkışlanarak karşılanmış ve böyle bir ceza, o hüzünle kıvrananların yüreğine su serpmişti. Esasen konuyla ilgili misalleri çoğaltmak ve ta başta arz ettiğimiz hususu, pek çok misalleriyle müşahhaslaştırmak mümkündür. Ancak biz sadece bir fikir vermesi bakımından, bu tek misalle iktifa edeceğiz.

2. Mes’elenin bir diğer yanı da, Efendimiz, tebliğ ettiği her mes’eleyi aynı zamanda temsil de etmiştir. Yani, İslâm doğrudan doğruya her mes’elesiyle pratik hayat içinde gelişmiştir. Halbuki diğer dinlerde, aynı ölçüde bu hususiyeti görmek mümkün değildir. Meselâ Tevrat, hayata tatbik edilmek istense pek çok boşluk ve eksiklikle karşılaşılacağı muhakkaktır. İncil’de de hayat adına fazla birşey bulmak oldukça zordur. O da Hristiyanlarca, âdetâ vicdanlarda mahbus bir kitap haline getirilmiştir. İslâm ise, hayat içinde yorumlana yorumlana gelişmiştir. Yani nazarî şeyler bir ölçüde pratiğe iktiran etmiş, hayatla içli-dışlı olmuş ve böylece ayrı bir kuvvet kazanmıştır. Zira sistemler, pratiğe dökülebildiği ölçüde oturur ve âdetâ yaşantıyla bütünleşir.

3. Esbab-ı nüzûl bir yönüyle vak’aları kavramada bilgimatik vazifesi görmüştür. Dikkat edilirse ayetlerin nüzûlüne sebep olan vak’alar ekseriyetle şok tesiri meydana getiren vak’alardır. Dolayısıyla bu vak’alara bağlı olarak gelen hükümler de aynen hükmün gelmesine iktiran eden vak’alar gibi kolay kolay unutulmazlar. Bu da esbab-ı nüzûlün hikmetlerinden biri olsa gerek.

M. Fethullah Gülen

Firavun denizde boğulduktan sonra askerlerinden ve tâbilerinden geri kalanlara ne olmuştur?

Tevrat’a göre Firavun’un ölümünden sonra Hz. Asiye ve ağabeyi, Firavun’un amca çocukları, ordu kumandanları ve askerlerinin büyük bir kısmı imân etmişlerdir. Firavun topluluğunun şerirleri, iş başından kovulduktan sonra, Kıptî kavmi arasında Hz. Musa’nın tebliğ ettiği din hızla yayılmıştır. Zaten Firavun’u hezeyana sevkeden de buydu ki, sihirbazların Hz. Musa’ya imân etmesi onu çileden çıkartmıştı. Ayrıca bu hâdise, zamanlama açısından da tam bir Nebi firasetini göstermektedir.

Muhyiddin-i Arabî yorumlarında Firavun’dan farklı bahseder. Bunlar vecd ve istiğrak insanıdırlar. Gaybî ve objektif olmayan müşahedelerini, bütünüyle te’vile memur olmadıkları halde te’vil edebilirler. Oysa böyle bir te’vil işi, onların üstünde bulunan insanlara âittir. Bu yüzden de, bilmedikleri, görmedikleri ve tanımadıkları bu insanlar hakkındaki te’villeri isabetli olmayabilir.

Buna benzer bir hata da, kendi nurunu Hatemü’l-Enbiyâ’nın nurundan daha parlak gördüğünü ifade ettiği yerde müşahede edilir. Bu bir hatadır. Hazret kendi nuruyla muhat olduğu için, nuru gözlerini kamaştırdığından ve daha uzakta ve kendi nurundan daha parlak olan nebi nurunu daha zayıf görmüştür. Bunu bir misalle daha açık bir şekilde şöyle izah edebiliriz: Gökte herhangi bir yıldız güneşten 20 kat daha büyük ve parlak olabilir. Eğer o yıldız güneşin yerinde bulunsa, Güneş Sistemi’ndeki bütün gezegenler buharlaşır ve yok olur. Ne var ki, bu yıldız bize çok uzak olduğundan ışığı da daha zayıf gelir. Şimdi bize sorsalar “Güneş mi daha parlak bu yıldız mı?” Vereceğimiz cevap elbetteki “Güneş” olacaktır. Çünkü biz onun nuruyla muhat bulunuyoruz. İşte Hazretin durumu da aynen böyle olsa gerek…

Bu hususta hatıra şu da gelebilir. Bugün nursuz pek çok insan bunu anladığı halde bu büyük zâtlar bunu nasıl anlayamamışlar? Bu bizim anladığımızdan değil, anlayanlardan naklettiğimizdendir.

Biz de kendi müşahedelerimizle baş başa kalsaydık aynı hatayı işleyebilirdik.

Ledünniyata âit mevzular ciddi bir tecrübe sahasıdır. Bizim mesleğimiz herkesi kabullenme mesleğidir. Onun için Muhyiddin-i Arabî ve İmam-ı Rabbanî gibi büyük zatları tenkid etmek ve onların kritiğini yapmak bize düşmez.

M. Fethullah Gülen

Kur’an “onlar hayvan gibidirler hatta daha aşağı” ayetinde ifade edilen hususu nasıl anlamalıyız?

1. Dünyevî zevkleri tatma ve lezzetleri yaşama açısından onlar, hayvan gibi veya onlardan daha aşağıdırlar.

2. Bir rivayete göre Allah (cc) ahirette bütün hayvanları bir tek nev’ (tür) olarak yaratacak ve onlar o şekilde Cennet’ten lezzet alacaklar. Ama, kâfirler o zevkten dahi mahrum kalacaklar, ma’nâsına gelir.

M. Fethullah Gülen

“Allah, hiç kimsenin sinesine iki kalp yerleştirmemiştir” âyetini nasıl anlamalıyız?

Burada herhalde, bizim bildiğimiz bir et parçasından ibaret olan kalbi anlamamak lazım. Âyetteki ifade daha şümullüdür ve âyetin siyakı da âdetâ o şümûlün bir televvün buudu gibidir. İnsan şirk ve tevhide, ihlasa ve riyaya, gerçeğe ve yalana, hakka ve batıla, açık iki kalp taşımaz. Ak, ak, kara da karadır. Ne annelerinize benzettiğiniz hanımlarınız anneleriniz, ne de “evlâdım” dediğiniz çocuklar evlâdınızdır. Sizinki bir zan ü tahminden ibaret. Gerçek Allah’ın bilip bildirdiğinden ibarettir.

Kadim Araplar, zeki ve akıllı kimselerin iki kalp taşıdığına ve eşlerin “zıhar” yapılmasıyla zıhar yapılan kadının kişinin kendi öz annesi gibi olduğuna inanıyorlardı. İslâm bu iki inanış biçimini de iptal etmiştir.

Burada Zeyd b. Harise hâdisesi âyetin sebeb-i nüzulü olarak zikredilir. Tabii her şeyde adi de olsa bir sebep vardır. Ne var ki, burada sebebi aşan daha muhkem birşey söylenmek istenmektedir. Yani insanın bir anası ve babası varsa, artık hiçbir şekilde başkası onun anası veya babası olamaz. Tabii evlâd edinmekle de olsa olamaz. İşte esbab-ı nüzulün dar ma’nâda anlattığı budur.

Daha geniş ma’nâda ise, her devirde, herkes dual olabilir, dual görünebilir. Zaten bir taraftan zıt, diğer tarafa hafif bir meyil gösterince arkası kesilmez gelir. Oysa İslâm buna cevaz vermez. Bir insan çeşitli doktrin, sistem ve değişik yollara takıldığı halde, Allah yolunda olduğunu da söylüyorsa, âyetin ifadesiyle sinesinde iki kalp taşıyor demektir. Halbuki bu âyet böyle bir şeyi reddediyor ve olamayacağını hatırlatıyor. Başka yerde de Allah (cc) “Muhakkak Allah indinde din, (yalnız ve yalnız) İslâm dinidir” buyuruyor. Ve yine “İslâm’dan başka din, hiç kimseden kabul edilmeyecektir” diyerek ikiliği söküp atıyor. Evet, yol bir olunca kalp de bir oluyor, Öyle ise değişik yollara düşenler düşünce, tasavvur ve kalbî hayatlarında da dağınıklıktan kurtulamayacaktır. Gerisi yine âyetin ifadesiyle ‘ağızla söylenilen’ mücerred sözlerden ibarettir. Bir kimse, hem Müslümanım” diyecek, hem de inkârcı bir tavır sergileyerek dine hakaret edecek, Kitaba sövecek, Peygambere dil uzatacak.! Bu apaçık bir sapıklık ve o kahrolası dual yaşama biçimidir. Günümüzde çağdaş yaşama biçimi ve laiklik anlayışı ile dindar geçinme böyle bir paradoksun en tipik misalidir.

M. Fethullah Gülen

Kur’ân’a göre zevc ve aile tabirlerini izah eder misiniz?

Açıklama: Kur’ân’a göre zevc ve aile tabirlerini izah eder misiniz? Hz. Nuh ve Lut’un kâfir kadınlarla tezevvücünü nasıl anlamalıyız?

Her şeyden önce şu hususu belirtmekte yarar var; zevç ve zevce (karı-koca) mevzuu insanoğlu için önemli ve fıtrî hâdiselerden biridir. Hayvanlar arasında zevçlik meselesi söz konusu değildir. Onlarda sadece ilkah (döllemek, aşılamak) vardır. Yani onlar, mevsimi gelince yavru yapmak için bir araya gelirler ve bu faaliyeti de bu sene birisiyle, ertesi sene de bir başkasıyla, hatta bazen de kendisinden meydana gelen yavrularıyla gerçekleştirirler. Onun için hayvanlar arasındaki eşleşmede bir gaye ve hedef etrafında bir araya gelme söz konusu değildir. Bu tür yüksek gaye ve hedefleri tahakkuk ettirmek kalb, his, şuur ve irade farklılığıyla insanoğluna ait bir hususiyettir.

Arapça’da “ehl”, aile demektir. Kur’ân-ı Kerim’e bakıldığında “zevç” ve “ehl” kelimelerinin aynı çizgide ele alındığı görülecektir. “Ey Nuh! O, asla senin ehlinden (ailenden) değildir.” (Hud sûresi, 11/46) âyet-i kerimesi bu hakikati gösteren misallerden sadece biridir. Bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak, Hz. Nuh’un oğlunun inkâr edenlerden olması hasebiyle onunla aynı duygu, aynı düşünce ve aynı frekansı paylaşmadığını, dolayısıyla da oğlunun onun ailesinden olamayacağını ifade buyurmaktadır.

Arapça’da “mer’“ erkek, “mer’e” ve “imrae” kadın demektir. Kur’ân-ı Kerim Hz. Nuh ve Hz. Lut’un kadınlarının kâfir olduğunu anlattığı âyette “imraetün” kelimesini kullanmaktadır. (Bkz.: Tahrim sûresi, 66/10.) Zira bu iki kadın Hz. Nuh ve Hz. Lut’a zevce olamamış, onlarla bütünleşememiş, aksine onlara hıyanet etmişlerdir. Dolayısıyla bu kadınlar, Kur’ân’da “imraetün” kelimesiyle ifade edilmişlerdir. Gerçi Kur’ân, Hz. İbrahim’in hanımı Hz. Sâra için de aynı kelimeyi kullanır (Bkz.: Saffât sûresi, 38/112.) ama orada farklı bir nükte söz konusudur.

Kur’ân-ı Kerim, belli bir hedef ve gayeyi tahakkuk ettirmek için duygu, düşünce ve inanç birliğine bağlanmış ve kendilerinden bir neslin meydana gelmesi hedeflenmiş ve böylece maddî-mânevî, cismanî ve ruhanî tam bir bütünlük bahis mevzuu olan eşleşmelerde “zevç” ve “zevce” kelimelerini kullanmaktadır. Meselâ Kur’ân, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hanımlarından bahsederken bu kelimeyi zikretmektedir. (Bkz.: Ahzap Sûresi, 33/6) Zira onlar her zaman Allah Resûlü’yle (sallallâhu aleyhi ve sellem) aynı duygu ve düşünceyi paylaşmışlardır.

Bu açıdan denebilir ki, birbirleriyle nikâhlanan kimseler, birbirlerinin kadını veya erkeği olsalar da her zaman birbirlerinin zevç veya zevcesi sayılmazlar. Bu itibarla da insanın bir eşinin olması, onun zevci veya zevcesinin var olduğu mânâsına gelmez. Zira eşinden duygu ve düşüncesini saklayan bir insan, ona karşı yalnız demektir. İşte Hz. Nuh ve Hz. Lut’un eşleri, hakikî mânâda onlara zevce olamamış ve daima “imrae –salt bir kadın” olarak kalmışlardır.

M. Fethullah Gülen

Ayette “Allah hikmeti dilediğine verir” buyruluyor, bu ayette geçen hikmet kelimesinden ne anlamalıyız?

Açıklama: “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet nasip edilmişse, doğrusu, büyük bir hayra mazhar olmuştur. Ancak tam akıllı olanlar gerçekleri anlar ve düşünürler.” (Bakara sûresi, 2/269) buyruluyor. Âyette geçen hikmetten ne anlamalıyız?

Evvelâ, âyet-i kerimede geçen hikmet kelimesinin mânâsı mevzuunda selef âlimlerimizin mütalâasını bilmede fayda var:

Bazı selef âlimleri, hikmeti, “Vahyin gayr-i metlüv olanı, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyan ve sözleridir.” şeklinde tarif etmişlerdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, “Allah sana kitap ve hikmeti indirmekte ve sana bilmediklerini öğretmektedir.”(Nisâ sûresi, 4/113); “Ben sana (Hz. İsa’ya) kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiştim.” (Mâide sûresi, 5/110) gibi âyetleriyle hikmeti, kitaptan ayrı bir husus olarak ele almaktadır.

Kur’ân’ın bu ayrımından mülhem muhaddisîn-i kiram umumiyet itibarıyla Kitab’ın Kur’ân-ı Kerim, hikmetin de Peygamber Efendimiz’in nurlu beyanları, hikmetli sözleri, fevkalâdeden düşünceleri ve hikmet gamzeden beyanları olduğunu söylemişlerdir.

Bazıları da daha hususî mânâda, “Hikmet, kâinatın esrarına vukuftur ki, onu bir kitap gibi mütalâaya alan insanın, onda görüp sezeceği maslahat, hikmet, fayda, tenasüp, illet-mâlul münasebeti ve sebep-müsebbep arasındaki alâkaların kavranmasıdır.” demişler. Böylesi bir kitabın mütalâasına muvaffak olan bir insan, onu mütalâa ettikçe zevki artacak, zevki arttıkça yeni mütalâalara koyulacak ve bu sayede hikmete muttali olacaktır. Bu mânâda da hikmeti, kısmen felsefeci ve kelâmcıların çokça üzerinde durdukları kâinat (makro âlem) ve insanın (normo âlem) mütalâası şeklinde ele almak mümkündür.

Hikmetin bir diğer mânâsı da, İslâm’ın maslahat ve hikmetlerini kavramaktır. Bunlar, haşr ü neşrin insanın hayatındaki tesirleri, namazın maddî-mânevî hayatımızı düzenlemedeki fonksiyonu; orucun nefis tezkiyesindeki rolü; zekâtın içtimaî denge ve düzenin “kantarası” olması… gibi yeri; haccın, dünya çapındaki Müslümanların bir araya gelmesindeki fonksiyonu ve vazifesi türünden olan şeylerdir ki, hikmetin birer yanı sayılabilirler.

Âyetteki ifadesiyle “Allah, hikmeti kime vermişse ona çok hayır vermiş.” (Bakara sûresi, 2/269) demenin mânâsı, onu kim kavramışsa, Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarına mazhar olmuştur, anlamına gelir ki, bu da ondan anladığımız hususlardan biri sayılır.

Bazıları da hikmeti, “Esmâ-i ilâhiyenin esrarını kavramak.” şeklinde anlamışlardır ki, bu da önemli bir tevcihtir; evet, kim baktığı her yerde cilve cilve esmâ-i ilâhiyenin dalgalandığını görüyorsa, o, hikmeti de kavramış demektir. Esmâya bakıp onun cilvelenmesini sezen bir hak dostu bu duygu ve düşüncesini şöyle ifade etmektedir:

“Esmâyı Müsemmâ’dan gayrı göremez ârif, Esrara olur vâkıf derviş-i pîr-i geylân.”

Yani esmânın cilvelerine bakan, Müsemmâ-yı Akdes’i görür ve Allah’ı müşâhede ediyor gibi olur. Kâinatta, eşya ve hâdiseler içinde her hâdise böyle birini dize getirir, O’na secde ettirir ve başını yere koyup gözlerini kapayarak derunî hislerine daldığı zaman, –O, şekilden keyfiyetten, kemmiyetten münezzehtir ama– başını O’nun Arş’ının kavâimine koymuş gibi bir enginliğe erer. Artık, her ses ona Allah’tan gelen bir nağme gibi, her renk Allah’ın isimlerinin istihalelerinden ibaret bir atlas gibi görünür. Bu da hikmetin ayrı bir buudu olsa gerek…

Bir diğer mânâsıyla hikmet, kulun nâmütenâhî seyahati esnasında esmâ, sıfât ve şuun atlasında farklı duyuş ve sezişlere ermesidir ki, böyle biri eşyanın hakikatini anlamış ve Zât-ı Ulûhiyet hakkında da tepeden tırnağa merak içindedir. Yer yer sıfât-ı ilâhiye cilvelenir. Hâlbuki sıfatlar da Zât-ı Ulûhiyet gibi –her ne kadar mahiyetleri hakkında bir şeyler söylense de yine de– bizim için meçhuldür. Başka bir ifadeyle, mevcuttur fakat meçhuldür. Bu makama yükselen kişi, “Kavradım, sezdim, tam anladım!” deme makamındadır ki, daima koşma, hamle yapma, atılma ve yeni bir şeyler kavrama zannı ve zehabı içindedir; ama çok defa hayrettedir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi seyr u sülûkta bu makama “hayret makamı” denilir.

Sâlik, bu makama gelince şaşkınlaşır, bakışları yer yer bulanıp değişir, size bakarken sizi görmez, bakışı buudludur, daima değişik şeyler görür; simanızda başka simayı, gözünüzde başka gözü görür; konuşmanızda başka konuşmayı hisseder ve yer yer bunları vicdanında da duyar. İşte bu makam, hayret ve hayranlık makamıdır. Bu makamda olan insanlar kolay aldanmaz; aldansa da nadiren aldanır. Çünkü daima O’na doğru koşma ve ulaşma azmi içindedirler.

Evet, bütün bunlardan sonra diyebiliriz ki, kime hikmet verilmişse, hakikaten, ona hayr-ı kesir verilmiştir. Allah, hikmeti dilediğine verir. Ancak hikmetin verilmesi için de bir istidat, kâinatı keşfedecek bir kabiliyet, bütün esmâ-i ilâhiyenin cilvelerini birden duyup görebilecek bir kalb ve inkişaf ettirilmiş letâif lâzımdır. Bunların hepsini Allah verir ve daha sonra da müheyya bu mahiyete, arz ettiğimiz mânâlarda hikmeti bahşeder. Artık bu ufku tutan bir insana hayr-ı kesir verilmiştir.

Nasıl verilmesin ki, bu insan, kâinatın mânâsını anlıyor, kâinatta mütecellî olan her şeyin, Allah’ın isimlerinin cilvesi olduğunu görüyor, sıfatlar ufkuna yürüyor ve Zât-ı Ulûhiyeti tam bilme, anlama ve idrak etme sevdasına tutuluyor. Kendisine “Kapılar sürmelidir, beyhude yorulma!” denilse de o, hayret içinde kapının açılacağı ânı intizar ediyor.

Onun için, bu makama gelen kimse, “Bana ölümü ver de Sana kavuşayım!” duygu ve düşüncesi içinde şevkle ölümü bekler. Hz. Yusuf’un, “Yâ Rabbi! Sen bana iktidar ve hâkimiyet verdin. Kutsal metinleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da, ahirette de Mevlâm, yardımcım Sensin. Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı ve dürüst insanlar arasına dahil eyle!”(Yusuf sûresi, 12/101) demesi bu makama ait bir dilek olsa gerek. Evet, bütün maddî makam ve şöhrete rağmen Hz. Yusuf Gerçek Sevgili’ye vuslatı arzuluyordu.

Son olarak hikmetin mânâsını şöyle anlamak da mümkündür:

Hikmet, insan, kâinat ve Kur’ân üçlüsü arasındaki münasebetin kavranmasıdır. Kâinat, Allah’ın kudret ve iradesiyle meydana gelmiş bir kitaptır. İnsan, bu kitabın mücmel hulâsası ve bir fihristidir. Kur’ân ise kâinat ve insanın mânâsını ilâhî ifade içinde anlatan bir kitaptır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise bunu en iyi kavrayan insandır. Bu sebeple O, en büyük insan-ı kâmildir. Kim bu hakikati kavramışsa, kendisine hikmet verilmiş demektir. Kâinatı ayrı, insanı ayrı, Kur’ân’ı ayrı mütalâa edenler, hikmetten ve hikmet neşvesinden mahrum nâdânlardır.

Rabbim, gönüllerimize inşirah versin ve bizi o yüce hakikati anlamaya muvaffak kılsın!

M. Fethullah Gülen

Kehf sûresinde anlatılan kıssalar birbirleriyle irtibatlı mıdır? Bu kıssaların günümüze bakan yönleri nelerdir?

Kehf sûresinde ana başlıklar altında anlatılan birkaç vak’­a var: Bunlar sırasıyla, Ashab-ı Kehf, Hz. Musa ile Yuşa b. Nun’un seyahati ve Hz. Musa’nın Hızır’la yolculuğu, sonra Zülkarneyn ve buna bağlı olarak da Ye’cüc ve Me’cüc meselesi… Biz önce bu dört hususu kısaca özetleyelim. Ardından da aralarındaki bağlantıyı ve bu kıssaların günümüze bakan yönlerini arz etmeye çalışalım.

Ashab-ı Kehf: Ashab-ı Kehf, Allah inancından uzaklaşıp putperestliğe saplanan toplumu terk ederek yaşadıkları şehirden ayrılıp bir mağaraya sığınan, hâlleriyle insanlara ahiret inancı ve ölümden sonra dirilme hususunda ibret olan yarım düzine genç mü’minlerdir. Sayıları kesin olmamakla beraber, Kur’ân’ın onlardan bahsederken ???????? deyip cem-i kıllet sığasıyla zikretmesinden bunların sayısının on rakamından az olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü cem-i kılletin son hududu, dokuzdur.

Bu gençler, şerir bir idareye karşı, fiilen mukavemet edemediklerinden dinî hayatlarını yaşayabilmek için saray hayatını terk ve mağarada yaşamayı tercih ederek bir mağaraya çekilmişlerdir. Bu zatlar orada, ilâhî bir rahmet eseri olarak uzun süre bir uykuya dalmışlar. Romalılar da mağaranın ağzını kapatarak onların bir daha kurtulmamaları için onları mağaraya mahkûm etmişlerdi. Onların uyanıp sonra da ölmelerine şahit olan o dönemin idarecileri de mağaranın kıyısına bir mescit yapmışlardı ki, daha sonra burası herkes için bir ziyaretgâh hâline gelmişti.[1]

Hz. Musa ve Yuşa b. Nun’un Seyahati: Hz. Musa, uzun bir seyahate çıkar. Yanına, o gün için henüz genç yaşta olan Yuşa b. Nun’u da alır. (Her iki hâdisede de fetâ (genç) vardır.) Hz. Musa, zâhirî ilimden sonra bâtınî ilmi de araştırmak üzere yanındaki fetâsıyla bir sahili takip edip gider. Yolculuk esnasında bir kayanın dibinde biraz istirahat ederken tam o esnada yanlarında taşıdıkları zembilin içindeki ölü balık canlanır ve denize dalıverir. Ancak bu hâdiseyi gören Yuşa b. Nun’dur.

Biraz daha yürürler. Hz. Musa, ona kahve altını getirmesini söyleyince Yuşa, olan hâdiseyi hatırlar ve durumu Hz. Musa’ya bildirir. Aslında Hızır’la buluşulacak yer, ölü balığın hayat bulduğu yerdir. Hemen geriye dönerler. Orada Hızır’la buluşurlar. Daha sonra herkesin malumu olan seyahat başlar. Hızır’ın gemiyi delmesi, bir çocuğu öldürmesi ve yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı tamir etmesi bu macerada karşılaşılan hâdiselerdir. Ancak Hz. Musa ona soru sormamaya baştan razı olmasına rağmen her defasında, yapılan işin hikmetini sorar ve üçüncü soruda da Hızır’la yolları ayrılır.[2]

Zülkarneyn-Ye’cüc ve Me’cüc: İki boynuzlu, iki yönlü veya iki buudlu insan mânâsına gelen Zülkarneyn, peygamber olup olmadığı şüpheli zevattandır. Ancak zâhir ve bâtın ilimlerini cem eden bir insan olduğu kesindir. (Bu vak’aların üçünde de zâhir ve bâtın meselesi iç içedir.)

Zülkarneyn, cihanın şarkına ve garbına seyahat yapar. Önce Bahr-i Muhit’e daha sonra da meşrık tarafına gider. Orada üzerlerinde elbise dahi olmayan bir toplulukla karşılaşır. Yolculuğuna devam eder ve iki sed arasına ulaşır. Burada dillerini anlamadığı bir cemaat, ona Ye’cüc ve Me’cüc anarşisinden bahseder ve ne pahasına olursa olsun onlarla kendi aralarına bir sed yapması teklifinde bulunurlar. O da ücreti reddetmekle beraber sed yapmayı kabul eder ve iki tepe arasına demir ve kaynamış bakır halitasından bir sed yapar. Orada bulunanlar da kendisine işçilikte yardım ederler.

Ye’cüc-Me’cüc hâdisesi, çok geniş alanlı bir herc ü merci sembolize eden hâdisedir. O gün Zülkarneyn’in yaptığı sed, onların etrafı istilasına mâni olmak içindir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın tayin ettiği vakit geldiğinde bu sed yıkılacak ve her tarafı Ye’cüc-Me’cüc istila edecektir.[3]

* * *

Kehf sûresinde anlatılan bu hâdiselerin hemen hepsi vüzuhu içinde hafî gibidir. Bir bakıma topyekün beşerin serencâmesinin yine beşerin enzârına arz edilmesi itibarıyla vak’a­ların kahramanları âdeta belirsizleştirilmiş, ifadeler fizikî mülâhazalar çerçevesinde ele alınsa da metafizik edalıdır. Değişik renklerle vak’aya/vak’alara öyle bir ton verilmiştir ki, kahramanlar birer sırlı ve sihirli varlıklar görünümü arz etmektedir. İfadeler onları hep buğulu gösterir. İnsan, onları seyrederken tayin ve teşhislerinde zorlanır. Zannediyorum bu tür konularda esas olan da budur. Çünkü anlatılanlar, bütün bir insanlığın macerasıdır. Şu kadar ki, Kur’ân’ın anlattığı vak’alar, bizim senaryolarımız gibi hayalî değildir; onlar, hakikatin ta kendisidir.

Bu vak’aları, peygamberler ve salih insanların şahsın­da sahnelendiren Hz. Allah (celle celâluhu), Kelâm-ı Kadim’i ile de ibret alınması maksadıyla, ayn-ı hakikat olarak Peygam­berine bildirmiş, anlatmış ve yaşanan o hâdiseleri ölümsüz birer ifade hâline getirmiştir. Şimdi bize de, onlardan alınacak hisseyi almak düşmektedir.

Haklarında bu kadarcık dahi olsa malumat verdikten sonra şimdi de bu hâdiseleri az dahi olsa sırasıyla açmaya çalışalım:

1. Ashab-ı Kehf

Ashab-ı Kehf’e, bazılarınca Ashab-ı Rakîm de denir ki, Kehf sûresinin baş tarafı, bu kişilerden bahsetmektedir. Âyet, mealen Efendimiz’e hitap sadedinde şöyle demektedir: “Sen, Ashab-ı Kehf ve Rakîm’i bizim âyetlerimizden hayret edilecek bir şey mi zannediyorsun?”[4] Bu âyetten başlayarak, Kur’ân-ı Kerim, 26. âyete kadar bize Ashab-ı Kehf’in serencamesini anlatır; anlatır ama Ashab-ı Kehf’in sayıları hakkında net bir bilgi vermez. Zira âyette çeşitli insanların değişik görüşleriyle bazı rakamlar söyledikleri nakledilmekte, ancak bunlardan hangisinin isabetli olduğu söylenmemekte ve adetleri ile alâkalı bilgi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın ilmine havale edilmektedir.

Konuyla alâkalı âyette onlar hakkında şöyle denir: “İnsan­ların kimi, ‘Onlar, üç kişi, dördüncüsü de köpekleri idi.’ diyecekler. Bazıları da, ‘Beş kişi, altıncısı köpekleri idi.’ diyecekler. Bunların hepsi gayb hakkında tahmin yürütmekten başka bir şey değildir. Kimileri de, ‘Onlar yedi kişi olup sekizincisi köpekleri idi.’ derler. De ki: ‘Onların sayısını ancak Rabbim bilir.’ “[5]

Ashab-ı Kehf’e, Ashab-ı Rakîm de denildiğini yukarıda söylemiştik. Bunlara Rakîm Ashabı denmesinin hikmeti tefsircilere göre şöyle bir mülâhazaya dayanmaktadır: Rakîm, kitâbe demektir. Ashab-ı Kehf’in içinde bulundukları mağarada, onların durumlarının ve isimlerinin kaydedildiği bir levha vardır. Bu levhaya işaret edilerek onlara Ashab-ı Rakîm denilmiştir. Bazıları bu ismin, mağaranın bizzat kendi adı olduğunu söylemişlerdir. Diğer bir rivayet de, mağaranın bulunduğu dağın adı olması şeklindedir.

Netice olarak, Rakîm’in ne olduğu kesin ve net değildir. Bu mütalâalar Ashab-ı Kehf’le Rakîm’in ayrı ayrı şeyler olduğunu söyleyenlere göredir.

Ashab-ı Kehf’in bulundukları yer de ihtilaflıdır. Bazıları Şam’da, bazıları Endülüs’te, bazıları Tarsus’ta ve bazıları ise Efes’te olduğunu söyleyegelmişlerdir.

Endülüs’ün yetiştirdiği büyük müfessir Ebû Hayyan, tefsirinde konuyla alâkalı, Gırnata’ya yakın Sole denen mevkide bir mağara gördüğünü, o mağarada kemikleri çürümüş bir köpek ölüsü ve arkasında da yedi tane, etleri yavaş yavaş dökülmeye yüz tutmuş insan cesedine şahit olduğunu ve bunların Ashab-ı Kehf olabileceğini kaydeder.

İbn Atiyye de Sole’de böyle bir ziyaretgâhın olduğunu ve kendisinin bizzat orayı ziyaret ettiğini söylemektedir.

İbnü’l-Esir ise Ashab-ı Kehf hakkında şu malumatı vermektedir: Hıristiyanlık bozulur. Krallar sefahate dalar. Hatta içlerinden Dakyanus isminde bir kral putperest olur. Bu, çok cebbar ve zalim bir insandır. Allah’ın birliğine inanan insanlara imha planını uygulamak ister. Bu düşünce ile, ne kadar inanmış insan varsa istisnasız hepsine işkence uygular. Saraya mensup yedi genç de iman edenlerdendir. Dakyanus onları da öldürmek ister. Ancak saraya mensup oldukları için öldürmekten çekinir. Onlar da Bencülüs (Anchilus) adıyla bilinen bir dağın mağaralarından birine sığınırlar.

Bunlardan birisi olan Yemliha bir gün çarşıya iner. Fakat sıkı bir takibe uğradığı için geri döner. Bunun üzerine mağarada bulunan diğerleri de çok müteessir olup dua ederler. O esnada Cenâb-ı Hak onların üzerine bir uyku gönderir. Hepsi de uyuyup kalırlar. (Bu malumat, Fransızların neşrettiği Grand Ansiklo­pedisi’nde de aynı şekilde yer almaktadır. Sadece isimler farklıdır ki, onlar bu isimlerin Yunancasını söylemektedirler.)

Onlar uykuya dalınca, Theodere ve Rufinus isminde saraya mensup iki inanmış insan, onların isimlerini ve başlarından geçenleri bir kitâbe hâlinde yazıp mağaraya koyarlar. Zaten haklarında elde edilen malumat da bu kitâbeden elde edilmiştir. İsimlerine gelince, Yemliha, Mekselina, Mislina (veya Meselina), Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyüş ve bir de köpekleri Kıtmir’den ibarettir.

Aradan uzun bir zaman geçer. Kur’ân-ı Kerim’e göre bu müddet, kamerî takvime göre 310, güneş takvimine göre 300 senedir. Kur’ân, kamerî takvim ile güneş takvimi arasındaki farka bu âyetiyle işarette bulunarak bir taraftan da zamanın izafîliğine aynı âyetle işaret etmektedir.

Geçen bunca zamandan sonra Ashab-ı Kehf uyanır. An­cak çarşıya gönderdikleri arkadaşlarının durumu dikkat çekici olduğu için hemen fark edilirler. Halk, onlara muttali olduğu için Cenâb-ı Hak Ashab-ı Kehf’in ruhlarını kabzeder ve ölürler.

Ashab-ı Kehf hakkında söylenenlerin hulâsası budur. Ancak biz bu hâdisenin günümüze bakan yönüne de temas etmek istiyoruz; istiyoruz ki bu suretle kıssanın Kur’ân’da anlatılması hikmetlerinden bazıları tebellür etsin. Yoksa sadece maziye ait bir vak’anın zikredilmesinden başka bir mânâ ifade etmeyen –hâşâ– bir durum söz konusu olacaktır. Kur’an gibi, mucize bir kitap, bu tür mülâhazalardan münezzeh ve müberradır.

Bu kıssanın, her devrin insanına olduğu gibi bu devrin insanına da anlattığı/anlatacağı çok şey vardır. Aslında her devrin insanının, kabiliyeti ölçüsünde bu ve benzeri kıssalardan hisse almaları için bunlar Kur’ân-ı Kerim’de anlatılmaktadır.

Kur’ân-ı Kerim, Ashab-ı Kehf’in yerini tasrih edip açıklamamıştır. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi İspanya, Cezayir, Mısır, Ürdün, Suriye, Afganistan ve Doğu Türkistan’da; Anadolu’da ise Efes, Tarsus ve Efsus (Afşin) gibi dünyanın çeşitli yerlerinde Ashab-ı Kehf’in mağarası olarak gösterilen yerler vardır. Bunun bir hikmeti şu olabilir ki, dünyanın çeşitli yerlerinde inanan insanların çoğu hep böyle bir mağaraya sığınma ve bir “tahannüs” devri yaşamışlardır. Bu, sadece bir yerde olmuş mahallî bir hâdise değildir. İşte Kur’ân, meseleyi mutlak bırakmakla bu hususa işaret etmekte ve her yerdeki Ashab-ı Kehf’e dikkat çekmektedir. Belki de her peygamberin ümmeti içinde bu tür bir Ashab-ı Kehf mevcudiyeti söz konusudur.

Meselâ Hz. Musa’nın ümmeti içinde zalimlerin zulmüne dayanamamış ve bu yüzden bir mağaraya çekilerek orada kendini ibadete vermiş bir Ashab-ı Kehf olabileceği gibi, Hz. Mesih’in ümmeti içinde de kendi devrinin zalim ve gaddarlarından kaçıp bir mağaraya sığınan Ashab-ı Kehf olabilir. Ancak biz, bugünkü tarihî malumatla bunların hangisinin hangi ümmetten olduğunu bilemiyoruz. İleride belki de bugün kapalı olan bu hususlar aydınlığa kavuşabilir.

Aynı zamanda bu hareket, bize fütüvvete dair bir hakikati de anlatmaktadır. Her devirde bir fütüvvet hareketi olmuştur. Yani gönlünü Allah’a vermiş bir kısım delikanlılar bir araya gelip bazı hakikatlere sahip çıkmışlardır. Zaten Kur’ân-ı Kerim’de de bunların isim ve adetleri üzerinde herhangi bir açıklama yapılmayıp, daha ziyade onların durumlarının anlatılması, bize o keyfiyetten alınacak hisseyi ders vermek içindir. Kur’ân, onları (tercüme ve tefsirlerimiz içinde) mealen şu ifadelerle destanlaştırmaktadır:

Onlar bir fütüvvet cemaati, bir gençler topluluğudur ki hakikati omuzlamış ve ne olursa olsun onu yaşama azmindedirler, dedikten sonra ilave eder: Biz de onların hidayetlerini artırdık ve onların kalblerine rabıta verdik. Birbirlerine sımsıkı bağlandılar ve pervasız hâle geldiler. Onlar, küfür, tuğyan ve dalâlet karşısında gayet fütursuz idiler. Rahatlıkla, ateşe girebilir, çarmıha gülerek gidebilir ve arenalarda aslanların ağzında parçalanırken Cenâb-ı Hakk’ın celâlî tecellîlerini seyir neşvesiyle tebessümlerle ölüme yürüyebilirler. Öyle ki kaba kuvvetin temsilcileri onları yakalamak için takip ederken bile onlar bunları bir koruma görevlisi gibi karşılar ve her zaman rahat hareket ederler. Kalbleri, kenetlenmesi gerektiği şekilde kenetlenmiştir. Başkaldırmışlardır kargaşaya, nizamsızlığa.. bu başkaldırışlarında Hakk’ın rızası ve âlemşümul değerlere saygı nümâyândır. Her zaman, “Sizin ve bizim Rabbimiz, semavat ve arzın Rabbidir. Biz O’ndan başkasına el açıp yalvarmayız.”[6] hakikatiyle soluklanırlar.

Aslında işte böyle bir fütüvvet topluluğu, onların içinden çıktıkları milletin bekâsının garantisidir. Onun içindir ki Hz. Ömer, “Gençliği olmayan bir millet mahvolmuştur.” buyurur. Bunun mânâsı, içinde fütüvvet topluluğu olmayan bir millet, yıkılmaya ve haritadan silinmeye mahkûmdur, demektir. Böylesine zinde, canlı, dinamik ve her yönüyle sıhhatli bir gençlik, her yerde kendi değerlerini haykırarak her türlü uğursuz sesi bastıracak, insanların eğri büğrü yollara girip perişan olmasına meydan vermeyecek, bir cihetle murabıtlık yaparak milletin menfaatine olmayan her meseleye karşı koyacaktır.

Evet, işte böyle bir gençliği olmayan millet mahv ve perişandır. Meseleye bu zaviyeden yaklaşıldığı zaman görülür ki, Hz. İsa devrinde başlayan fütüvvet hareketi tam 310 sene devam etmiş; yani Hıristiyanlık bu kadar sene gizli ve el altından yayılmış ve bu insanlar, o günün zalim ve cebbarlarına karşı bu dini işte böyle bir gizlilik içinde korumuşlardır.

Devlet gücü zalim ve gaddar insanların eline geçince, Neronlara rahmet okutacak zulüm ve işkence inanan insanların mukadder akıbetleri olmuş ve bu mâkus tali’ değişeceği ana kadar da görmedikleri zulüm ve çekmedikleri çile kalmamıştır. İhtimal Uhdud Ashabı’nın zulmü de işte bu döneme rastlar: Hendekler kazılır, hendeklerin içi alev alev ateşle doldurulur ve inanan insanlar diri diri bu hendeklere atılarak cayır cayır yakılır, ama yine de o mü’minlerde dininden dönen olmaz. Hatta bir kadın, elinde çocuğuyla beraber yanıp gidecektir. Bir ara tereddüt geçirir. Herhâlde kendisinin yanması umurunda değildir; ama “Bu masum çocuk yüzünden mesul olur muyum?” diye düşünmektedir. İşte o esnada kundaktaki çocuktan ses gelir: “Ana durma at kendini!” der. Ve kadın hiç düşünmeden ciğerpâresiyle beraber kendini ateşe atıverir…

Fütüvvet cemaati, kadını ve erkeğiyle her türlü mehâliki göğüsleyen yiğitler topluluğudur. Uhdud Ashabı, bunca katliama rağmen yine karşılarında kıyam edip duran bir gençlik buluyorlardı. Onlar çarmıha geriliyor, yakılıyor, fakat asla dinlerinden taviz vermiyorlardı. Demir testerelerle kesiliyor, etleri kemiklerinden ayrılıyor, yine de dinlerinden dönmüyorlardı. Günlerce ve aylarca aç susuz bırakılıyor, çöllerde süründürülüyor, buna rağmen bir adım geri atmıyorlardı. Zaten, asırlar sonra Habbab b. Eret’in dua talebine karşı Allah Resûlü işte bu kahramanları misal göstermemiş miydi?

Evet, onlar kendilerine düşeni hakkıyla yapmışlardı; Saa­det Asrı’nda da bu vazife Allah Resûlü’nün arkadaşlarına düşmüştü. Ve Allah Resûlü orada son cümlesini şöyle tamamlamıştı: “Allah bu dini tamamlayacaktır, ama siz acele ediyorsunuz.” Acele etmeye hiç gerek yoktu. Çünkü fütüvvet cemaati er geç fonksiyonunu eda edecek ve kendine düşeni yaparak dinin tamamlanması mevzuunda Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna mazhar olacaktı. Ne var ki, sabır isteyen böyle bir meselede diş sıkıp sabretmek gerekecekti.. evet bu tür konularda acele, daima yıkım getirmiş ve milyonlarca insanın çalışma ve gayretleriyle vücut bulan bir oluşum heba olup gitmiştir.

Sözün burasında bir girizgâh bulup şu hususa intikalim mazur görülsün: Bugüne kadar kendimi daima mü’minlerin en mücrimi görmüşümdür. Bunun bir devamı olarak da İslâm hesabına bir şey yaptığım iddiasında bulunduğumu hatırlamıyorum. Ancak şu da bir gerçek ki, yeryüzünde bütün inanan insanlar doğransa ve sadece ben kalsam, bu durum beni hiç mi hiç ümitsizliğe düşürmez. –Hafizanallah– böyle bir şey olsa ben yine: “Çalışır, tekrar çoğalırız.” der, yoluma devam ederim. Ancak inanmış insanların, hayatın bütün sahalarında oldukları devrede dahi işe çilesizlerin müdahale etmesi ve mazisinde hiçbir sıkıntı bulunmayanların işi ellerinde tutmaya çalışmaları.. işte beni ve benim gibi düşünenleri ümitsiz edecek en büyük musibet budur. Zira Saadet Asrı’nı dahi bu tür çilesizler karıştırmış ve İslâm âlemini kan gölü hâline getirmişlerdir.

Evet, o aydınlık çağı ifsat edenler, Habbablar, Ammarlar ve Bilaller değildir. Nerede, nevzuhur ve sonradan iltihak etmişler varsa –elbette hepsi değil, sözüm sadece bir kısım çilesizleredir– bu ifsat ve anarşinin başını hep onlar çekmiştir. Bu hususu düşündükçe bazen ümidime gölge düştüğünü ve ellerimi açıp Rabbim’e şöyle niyaz ettiğimi itiraf etmeliyim: “Rabbim, ard fikirli insanları Sen bertaraf et. İnanan insanları hiçbir zaman inkisara uğratma!” Âmin.

Konuya tekrar dönecek olursak, Hz. Mesih’in ümmeti fütüvvet hareketini tam 310 sene devam ettirmiştir. Bu hareket tabandan gelen bir zorlama olduğu için neticede Kostantin, Hıristiyanlığı resmî din olarak ilan etmek mecburiyetinde kalmıştır. Gerçi bu, Hıristiyanlık üzerinde kontrolü elde tutmak için yapılan bir kabulleniştir, ama yine de bir mânâda önemlidir. Eğer o günün Hıristiyanları, Kostantin’in bu oyununa gelmeyip kendileri olarak vaziyet edecekleri ana kadar dişlerini sıkabilselerdi, ihtimal dinlerini bir süre daha koruyabilirlerdi.

Şunu hatırdan çıkarmamak gerekir ki, günümüzün inanan kesimine karşı oynanan veya ileride oynanacak olan kabullenme taktikleri de, dünün o inananlarına oynanandan farklı değildir. Öyleyse günümüzün inananları dünden ibret alıp kat’iyen şunun-bunun oyununa gelmemelidirler.

Hıristiyanlığın resmî din olarak kabul edilişi, Hıristiyanlara indirilen bir rehavet darbesi olmuştur. Bu devreden sonra Hıristi­yan­ların bir kısmı eski gerilimlerini kaybedip kelepir sevdasına düşmüşlerdir. Tabiî ki bu düşüş, sona doğru gidişi hızlandırmıştır. Dün, uğruna canlarını verdikleri hakikatlere karşı bu rehavet döneminde ihtimal, kıllarını dahi kıpırdatamamışlardır.

Evet, mağaraya çekilme, toplumdan kaçma şeklinde düşü­nül­memelidir. O sadece bir gerilime geçme devresidir ki, başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere bütün büyükler hep böyle bir dönemden geçmişlerdir. Efendimiz, Hira dağında bir mağaraya çekilmiş.. İmam Gazzâlî belli bir devreyi mağarada yaşamış.. Asrın Çilekeşi mağaralarda gerilim devresini tamamlamış ve bir bakıma memleket hapishaneleri ve sürgün yerleri onun için hep bir çilehane olmuştur. Zaten tasavvuf ehlinin hemen hepsi de böyle bir gerilime geçiş devresini şart koşmuş ve her fert kendi ihtiyacı nispetinde bir çile devresinden geçmiştir. Hem her zaman toplumu irşada hazırlama için günahlardan teberri ile böyle bir uzlet devri geçirme büyüklerce kaçınılmaz görülmüştür.. evet, Ashab-ı Kehf’i anlatmanın bu hususlara da işareti söz konusu.

Allah Resûlü, işin başında böyle bir fütüvvet topluluğu meydana getirmiş, kendisi de “Baş Fetâ” olarak onların başına geçmiştir. Zaten sûre-i Kehf’de Ashab-ı Kehf’in anlatılmasından evvel Efendimiz’e ait bazı hususların anlatılmasının hikmetlerinden biri de işte bu hususa işarettir. O devrede de işi gençler üzerine alıp götürmüşlerdir.

300 küsur sene yine fütüvvet hareketi devam etmiş, ondan sonraki zamanda İslâm âleminin başına zalim ve cebbar melikler musallat olmuşlardır. Bu dönemde Müslümanlar, eski safvet ve duruluklarını kaybetmişlerdir. Daha sonra yeniden bir varoluş devresi yaşanmış ve İslâm, eski ihtişamlı günlerine kavuşmuştur. Bu ihtişam devresini de bir yıkılış, onu da yine bir varoluş devresi takip etmiş; derken Karlofça Anlaşması yeni bir yıkılışın başlangıcı olmuştur. Şimdi ise dünyanın dört bir yanında İslâm adına gösterilen gayretlerin semere vereceği günlere bir yürüyüş var. Mağarada kalma müddeti tamamlandıktan sonra bahar ve gül devri bütün debdebesiyle tülleniyor gibi…

Ancak inanan insanların mağaradan çıkışları da yine belli usûl ve prensipler dahilinde olmalıdır ki, Ashab-ı Kehf’in anlatıldığı âyetlerde bu hususlara da işaretler var. İsterseniz kısaca bu hususları da özetleyelim:

Birincisi, mağaranın şekli ve saklanma keyfiyeti hakkında söylenen hususlardır. Bu şekil ve keyfiyet, yaşanan devrin şartlarına uygun olmalıdır. Çünkü mülhit cephenin taharri ve araştırma tekniği her devirde farklılık arz etmektedir. Ancak hangi devirde olursa olsun değişmeyen bir ortak çizgi vardır ki, o da, düşmanlığa kilitlenmişlerin muttali olmasına fırsat verilmemelidir. Çünkü onlar muttali olurlarsa akla hayale gelmedik zulümler mukadder olur.

Onların en basit teklifleri ise inanan kimseye dininden dönme teklifidir; mü’min, ya bu teklifi kabul edip ebedî hasarete dûçâr olacak ya da cemiyet içinde rezil olmayı kabul edecektir. Esasen her iki teklif de inananların aleyhinedir. Birincisi mü’minin ebedî hayatını, ikincisi ise hizmet hayatını tehdit etmektedir. Bu tehditlerden salim kalmanın bir tek yolu vardır; o da hasımların eline düşmemektir. Binaenaleyh, ulvî düşünceler ve yüce ideallerle donatılmış olan fütüvvet davasına gönül vermiş yiğitler böyle bir yola koyulurken, iç ve dış kaynaklı husumetin sürekli takibinde olduklarını hatırdan çıkarmamaları gerekmektedir.

İkincisi, her zaman husumetin tabiatı, şiddeti ve sebep olabileceği menfilikler hesaba katılmalıdır. Kuvvet bir hakikattir ve onun da bir hikmet-i vücudu vardır.. evet, Cenâb-ı Hak, güç ve kuvveti yaratırken bir hikmete mebni yaratmıştır; öyleyse onu yok kabul edemeyiz. Nasıl yok kabul edebiliriz ki, bazen o, hakka dahi galebe çalmaktadır. Hâlbuki esas galebe, hakkın hakkıdır. Ne acıdır ki, günümüzde çok defa kuvvet, hakka galebe çalmaktadır. Bu da kuvvetin bir yaratılış hikmetinin olduğunu göstermektedir. Bu bir realitedir ve inkâr etmenin de kimseye bir faydası yoktur. Onun için bir kere daha ifade ediyorum ki, hasım kuvvetin gücünü ve hakka galebe çalma durumunu daima göz önünde bulundurmalıdır. Aksine hareket edenler her zaman maksatlarının aksiyle tokat yerler.

Üçüncüsü, telattuf meselesidir. Başka bir vesileyle de bu husus üzerinde durduğumdan burada tekrarını zait görüyorum. Ancak şu kadarını söylemeliyim ki telattuf, inanan insanın, kendisini, yaşadığı cemiyette yadırganmadan kabul ettirmesidir. Zaten cemiyetin her kesiminin, inanan insanlara hava kadar ihtiyacı vardır. Telattuf, işte bu mânâda olmalıdır. Cemiyet hep onun mefkûresini teneffüs etmeli ve mevsimi geldiğinde herkes anlamalı ki, onlar onu boğmak ve öldürmek isterken, o onlara hayat üflüyormuş. Böyle olursa bir gün gelir içlerinden bunu idrak edenler onlara yaptıklarına pişman olur, af dilerler. Af dilemeseler de mü’minler onları bağışlar. Çünkü mü’min, rikkat insanıdır. Mahzun her çehre, onu yürekten ağlatır.

Şimdi de ikinci vak’a olan Hz. Musa ve Yuşa b. Nun hâdisesine gelelim:

2. Hz. Musa ve Yuşa b. Nun’un Seyahati

Yuşa b. Nun, bir nebidir. Hz. Musa’dan sonra Amelikalılara karşı yapılan savaşları onun komuta ettiği söylenmektedir. Gerçi biz, bizzat Kur’ân’ın naklettiği üzere Calut’u Hz. Davud’un öldürdüğünü biliyoruz ve bu kesindir.[7] Ancak Hz. Yuşa’ın (aley­his­selâm) kendi döneminde nasıl bir unvanla o savaşlara iştirak ettiğini bilmiyoruz.

Hz. Musa, bir münacatında kendisinden daha bilgili bir insan olup olmadığını Cenâb-ı Hakk’a sorar. Gayesi tefahur değil, sadece o kişiden istifade etmektir. (Meseleyi bu şekilde değerlendirmek, nebiye karşı saygılı davranma hususunda bana daha muvafık geliyor.) Cenâb-ı Hak, Hz. Musa’ya, böyle bir kişi olduğunu ve onu görmek için de “Mecmaü’l-Bahreyn”e kadar gitmesini vahyeder. Hz. Musa da emre icabet ederek yanına fetâsını alır ve yola koyulur. Bu genç, tefsircilerin ittifakıyla Yuşa b. Nun’dur. Yolda büyük bir kayanın yanına varırlar. Orada bir müddet istirahat edilir. Bu arada zembillerindeki ölü balık birden canlanır ve denize dalıverir; derken gözden kaybolur.

Demek ki, bulundukları o yerde mânevî ve ayrı bir atmosferin mevcudiyeti söz konusuydu. Orada Cenâb-ı Hak, apaçık Hayy ismiyle mütecellî idi. Aslında makam-ı Hızıriyet, bütünüyle canlılıktır. Aynı durum Hz. Cibril’de de vardır. Onun için kendisinin ve atının bastığı her yerin yeşerdiği ve geçtiği yolların yemyeşil olduğu kanaati çok yaygındır. Tabiî ki bunlar, harikulâde ve tabiatüstü hâdiselerdir. İhtimal işte o atmosfer içine girince, Hayy isminin fevkalâde tecellîsiyle balık birden canlanır ve suya dalıverir.

Âyette bahsi geçen “sahr-kaya” nerededir? Bu kaya hangi kayadır? Hakkında kesin bilgi yoktur. Zaten böyle de olmalıdır. Zira meçhuliyet bütün bu vak’aların umumî karakteridir. Bazılarının bu kayayı Hz. Davud’un altına girip ibadet ettiği Mescid-i Aksa’da bulunan bir kaya olarak nakletmeleri ise kesin değildir. Bizce, bilinmeyen bir kaya olması umumî mânâya daha uygun düşmektedir.

Hz. Musa ile Yuşa b. Nun (aleyhimesselâm) bir müddet yürürler. Kendilerinde bir yorgunluk ve açlık hissettiklerinde Hz. Musa’nın teklifiyle yemek yemeye karar verirler. O esnada Hz. Yuşa unuttuğu bir meseleyi hatırlayıverir; balığın canlanıp denize atlayıp gittiğini. Daha sonra oranın bir buluşma yeri olduğunu anlayıp geriye dönerler. Hızır’ı (aleyhisselâm) orada duruyor görürler. Kur’ân, onu, kendisine “Ledün ilmi” verilen bir kul olarak anlatır.[8]

Hz. Musa, durumunu ona açar ve kendisine tâbi olmak istediğini söyler. Ancak Hızır (aleyhisselâm), Hz. Musa’nın kendisiyle yolculuk yapmaya tahammül edemeyeceğini hatırlatır. Efendimiz’den şerefsüdur olan hadislerde bu hâdise ile alâkalı tafsilat şöyledir: Hz. Musa’ya hitaben Hızır şöyle der: “Allah sana bir ilim vermiştir. Onu ben bilemem. Bana verdiği ilmi de sen bilemezsin.” Sonra da denize gagasını daldırıp çıkaran bir kuşu gösterir ve şöyle der: “Yâ Musa! Senin ve benim bildiklerim, Cenâb-ı Hakk’ın ilmine nisbeten, şu kuşun gagasına bulaşan su ile koca okyanusun nispeti gibidir.”

Yolculuk sırasında Hz. Hızır gemiyi arızalı hâle getirir, bir çocuğu öldürür ve kendilerine yemek vermeyen insanların bulunduğu yerdeki bir duvarı da düzeltir. Bunlar işin zâhirine göre hep hatadır, bu itibarla da her defasında Hz. Musa’nın itirazı olur. Ancak ayrılacakları sıradadır ki, Hızır, bu vak’aların iç yüzünü anlatır:

Gemi salih insanlara aittir. Hâlbuki zalim bir kral, gördüğü sağlam ve dayanıklı gemilere el koymaktadır. Onu kusurlu kılmakla, gasbolmaktan kurtarmıştır. Öldürülen çocuk şakidir. Anası, babası ise salih insanlardır. Eğer o yaşasaydı ana ve babasını da baştan çıkaracaktı. İşin ledünniyatında onu öldüren Hızır’dır (aleyhisselâm). Ancak zâhire göre o, yine kendi tuğyanı içinde bir hâdiseyle ölmüştür. Duvar yıkılsaydı, o hane sahibinin yetim kalan çocuklarına ait bir hazine ortaya çıkacak ve bu hazine yağmalanacaktı. Onlar büyüyünceye kadar duvar yıkılmayacak bir hâl alınca çocuklara ait bu hazine korunmuş olur.

Bu yolculuk, her zaman ve devirde yapılması gereken bir yolculuktur. İnanan insanlar sadece zâhirî ilimlerle yetinmemeli, kalb ve ruh dünyalarını işlettirerek ledün ilmine vâkıf olmaya da çalışmalıdırlar. İşte Hz. Musa, yanındaki gençle bu yola sülûk etmiş ve bütün gençliğe bu dersi vermiştir.

Yolculuk, bir mânâya göre çile ve seyr u sülûkun remzidir. Bu uzun yolculukta her makamın kendine göre şartları vardır ve bunlar ancak erbabınca bilinmektedir. Sahabeden sonra tâbiîn döneminde bu iş hakkıyla yapılmış ve her türlü ilmi elde etme cehdiyle insanlar uzak mesafelere yolculuk yapmış ve at koşturmuşlardır. Aynı hedefe varmak isteyenler, günümüzde de aynı şekilde davranmak zorundadırlar. Demek ki, bu hâdiseden hisse alma kıyamete kadar devam edecek ve her ilim insanı bu hâdiseden kendi seviyesine göre bir mânâ anlayacaktır.

Gemi de ayrı bir semboldür. Her devrin zalim ve cebbar insanlarınca gasbedilmek istenen sefineler, kırık dökük ve mukassi gösterilmekle kurtarılabileceğine bu hâdiseyle işarette bulunulmuştur. Tabiî ki burada sefineyi ben de mecazî mânâda kullanmış oldum. Zira bu prensip bütün devirlerde kullanılabilecek bir usûldür ve hükmü kıyamete kadar bâkidir.

Ayrıca bu üç hâdisenin müşterek olarak anlattığı şöyle bir nükte daha vardır: Mantık ve rasyonalizm, kalbe ve ruha teslim olmak zorundadır. Burada masum gibi görünen çocuk öldürülüyor, yıkılması gereken duvar tamir ediliyor ve teşekkür edilmesi gereken yerde iyi insanların gemisi deliniyor. Böylece anlıyoruz ki, akıl, ledünden açılmış bir pencere karşısında her zaman yeterli olmayabiliyor. Onun için esas olan, dinin ruhuna teslim olmaktır. İnsan, dünya ve mâfîhâdan tecerrüt edip tam soyunmadıkça ledünnî hakikatleri alabilme melekesini de elde edemez. Onun için, kalben dünyadan uzaklaşıp, ukbâya yaklaştırıcı bir seyre ihtiyaç vardır.

İki denizin birleşmesi (Mecmaü’l-Bahreyn) ise, tefsirlerde ismi geçen birçok denizin birbiriyle birleştiği yerlerden ziyade, her ikisi de bir sahanın denizi durumunda olan ve birisi zâhir ilminin diğeri de bâtın ilminin denizi sayılan Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın bir araya gelmesidir ki, mecaz olarak iki denizin birleşmesi olarak tabir edilmiştir. Bu da işarî bir yorum.

Hz. Musa ve Yuşa b. Nun’da ise tamamen lâhût âlemine bir teveccüh ve im’an-ı nazar söz konusudur. Orada insan, nâsûtîliğini bırakır, lâhûtî bir hüviyet alır ve derinleştikçe derinleşir. Bu aynı zamanda bir büyük davayı omuzlamaya ehil hâle gelmek demektir ki, cihanın fethi bu tekevvünü takip eder.. ve Zülkarneyn olmak için de evvelâ böyle bir terbiyeden geçmek lâzımdır.

Ciddî bir tecerrüt, uzlet ve halveti olmamış, iradî veya gayri iradî böyle bir çile devrini doldurmamış insanların “vâsıl” olmaları elbette mümkün değildir. İşte bu merhale, bir çeşit katedilmelidir ki, Hızır’la buluşma yoluna girilebilsin. Zülkarneyn olabilmek için de bu ikinci merhaleden geçmek gerekir. Dünden bugüne bunu iradesiyle yapanlar yapmış, bazıları da iradesi dışında bu yola sevk edilmiştir. Düşünün ki Asrın Çilekeşi, seksen küsur senelik hayatında dünya zevki namına bir şey tatma imkânı bulamamıştır.

Evet, o ömrünü ya harp meydanlarında ya esaret zindanlarında ya memleket mahkemelerinde ya hapishanelerde ya da sürgünde geçirmiştir. Bu da onun için gayri iradî bir Ashab-ı Kehf hâline gelme ve ardından gidenlere de bu mevzuda tam bir örnektir. Allah’a ulaşma istikametinde yürünen yolun muktezası budur. Ateşten hendeklerin içine girmeden, su yerine zehir içmeden, birkaç defa cendereden geçmeden, Yunus’un ifadesini az değiştirerek söyleyeyim, “Sen vâsıl olamazsın.”

Gönüller sultanlığına açılan kapı buradan başlamaktadır. Söğüt’te kurt hâlinde beklemek, kanatlanmak, kelebek olmak, daha sonra dört bir yana pervaz edip kanat çırpmak ve “Kostantiniye elbet fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel askerdir. Ve onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır!” hakikatini temsil edebilecek kıvama gelmek için birkaç asır beklemek, Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen kanunudur ve bu, bütün Müslümanlar için geçerlidir.

3. Zülkarneyn

Zülkarneyn hâdisesine gelince, bu isim Kur’ân’da bizzat zikredilir. “Sana Zülkarneyn’i sorarlar.”[9] âyeti bunu ifade etmektedir. Ancak isim zikredilmekle birlikte, Zülkarneyn’in kimliği yine kapalı kalmaktadır ki, bu vak’ada da diğer hâdiselerdeki gibi meçhuliyet devam etmektedir.

Ona Topal Filip’in (Philippos) oğlu Büyük İskender diyenler vardır. Hâlbuki Zülkarneyn, Hz. İbrahim devrinde yaşamıştır. Hatta bazı rivayetler, Hz. İbrahim ile Zülkarneyn’in görüşmelerinden bahsetmektedir. Bu itibarla milattan 300 sene kadar önce yaşamış olan Büyük İskender asla Zülkarneyn olamaz. Zülkarneyn’in Himyer’den olması ihtimal dahilindedir. Çünkü Yemen lisanında isimlerin başına “Zülmenar”, “Zülyesar” vs. gibi “zü” getirilmesi âdeti vardır. Durum böyle olunca şark ve garptan maksat, baştan sona Afrika olabilir. Zülkarneyn’in oradan Çin’e uzanmış olması da mümkündür.

Yukarıda söylediğimiz gibi yine ışıklar bulanık ve yine teşhis tam değildir. Acaba bu Zülkarneyn kimdir?

Hz. Ali’den gelen bir rivayette, Zülkarneyn’in salih bir insan olduğu söylenmektedir. Peygamberliği ise şüphelidir. Durum böyle olunca da, böyle biri, kat’iyen gittiği yere sefahat götüren sarhoş ve ayyaş İskender olamaz. Hem Hz. İbrahim gibi ulülazm bir peygamber, İskender gibi birine sarılıp onu bağrına basmaz.

Bir kere daha tekrar edelim; Zülkarneyn’in kim olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz bir husus varsa, o da onun, bir hakikatin temsilcisi olduğudur. Zaten bizim için mühim olan da böyle bir hakikatin keşfidir. Zülkarneyn, sebeplerle çepeçevre kuşatılmış ve kendisine Cenâb-ı Hak tarafından “müknet” verilmiş bir insandır. Onu, hiçbir hâdise sarsamaz. O, hayatın bütün ünitelerinde tam bir salahiyet sahibidir. İçtimaî hayatı bütün teferruatıyla bilir. Onun iktisadî hayatı ve askerî hayatı da, en az bunlar kadar ileridir. Ve o aynı zamanda, bir ibadet insanıdır. Bu yönüyle de tam bir zâhiddir. Bütün sebepler seferber edilmiş ve onun emrine verilmiştir. Binaenaleyh yerinde irşad ekipleri çıkarır, onları yürütür, yerinde de cihanı fethetmek için hem şarka hem garba seferler tertip eder.

Evvelâ batıya gider, güneşin battığı yere ulaşır. Burası öyle bir yerdir ki, onun artık bir adım daha atması mümkün değildir. Çünkü bir ihtimal o Atlas Okyanusu’na ulaşmıştır. Burada Zülkarneyn, güneşin bulanık bir balçık içinde battığını görür. Belki de bu görüntü, denizin buharlaşmasından meydana gelen bir görüntüdür veya bu tasvirin hakikati tamamen Kur’ân’ın bakış ve değerlendiriş ufkuna aittir.. evet, semalar ötesinden vahiy yoluyla gelen Kur’ân, o âlemden görünen manzarasıyla böyle bir tablo tasvir etmektedir. Semanın yüzünde küçük bir göz gibi duran güneş, yeryüzünün gözü durumunda olan okyanusa batarken gök ehli tarafından, Kur’ân’ın tasvir ettiği şekilde görünür. Onun içindir ki, Kur’ân bu tabloyu anlatırken??? ?????? ???????? demiştir.

Daha sonra o, şarka azm-i râh eder. Dünyanın şarkını da fethetme niyetindedir. Fakat bütün seferlerinde sebeplere riayet ederek hareket eder. Burada bir topluluk görür ki, bunlar âdeta üryandırlar. Bu üslûp, ya bulundukları yerin çoraklığını ya da üzerlerine elbise dahi giymeyen kavmin bedeviyetini işaretlemektedir.

Derken Zülkarneyn’in yolculuğu, bir seddin bulunduğu yere kadar devam eder. Orada bir kavim görür ki, bunlar ya ibtidaî bir dille konuşuyorlardır veya dilleri ibtidaî değil de fakat Zülkarneyn bu dili tam bilmemektedir. Onlar, Zülkarneyn’e müracaat ederek Ye’cüc ve Me’cüc istilasına karşı kendilerini korumasını ve bunun için de ona haraç vermeye hazır olduklarını arz ederler. Zülkarneyn, haracı kabul etmez. Ama seddi kendi imkânlarıyla yapacağı sözünü verir onlara.

Yukarıdaki hâdisede, Hz. Musa ile Hızır’ın buluştukları denizin neresi olduğunu bilmediğimiz gibi bu seddin de nerede olduğunu bilmemekteyiz. Meçhuliyet burada da devam etmektedir. Zira bu hâdiseler, sadece bir devreye ve bir mahalle mahsus hâdiseler değildir. Her devirde ve her yerde olması mümkün hâdiselerdir ve kahramanları da belli şahıslara münhasır olmamalıdır. Belki bu kahramanlar, dünyanın değişik yerlerine serpiştirilmiştir. Hz. Âdem’den beri devam eden ve kıyamete kadar da devam edecek olan her türlü şuurlu bir araya gelmeler bu hakikatin bir parçasıdır ve Cenâb-ı Hak, bu hususu bir sır olarak sürdürmektedir.

Bu set hakkında da çeşitli rivayetler var; bazıları bu seddin, meşhur Çin Seddi olduğunu söyler. Onlara göre bu set, Çinlileri Türklerden korumak için yapılmıştır. Bazılarına göre ise Azerbaycan-Ermenistan arasında Dağıstan’daki Demirkapı seddidir. Belki de bu set, Ural dağlarındaki seddir veya hiçbiri değildir de Bering Boğazı’ndaki geçit noktasıdır. Bütün bunlar bizim bilgimiz dışındadır. Bunların ne olup-olmadığını bilmediğimiz gibi, bu seddin keyfiyetini de kesin olarak bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa o da şudur:

Zülkarneyn, şarktan garba gün be gün bir hâkimiyet tesis etmiş ve öyle bir set yapmıştır ki, bu seddin tuğlaları demirden, sıvası da bakırdandır. Bu inşa, bugünün teknik ve sanayiinden çok daha ileri bir teknikle yapılmış olmalıdır. Günümüzde yapılan bazı araştırmaların neticesi, bizlere bu mevzuda bir fikir verebilir. Kendisine her türlü “müknet” verildiğine göre tekniğin bu kadar zirvede oluşunu istiğrab etmemek (garipsememek) gerektir.

Zülkarneyn, diğer taraftan zâhir ve bâtın ilimlerinin hepsini kendinde toplamış zü’l-cenâheyn bir zattır. Aslında bu temsil keyfiyetine ulaşmadan cihan çapında böyle bir manevraya kalkışmak da doğru değildir. Doğru olmayan bir başka husus da, bu merhaleye durup dururken gelineceğini zannedip pasif beklemektir.

Fütüvvet ruhu, bir güç ve kuvvet kazanıp her şey yapabilecek seviyeye gelince gerektiği şekilde disipline edilememişse, güce dayanma gibi bir hevese dahi düşebilir. İşte o zaman karşısına Hz. Musa ile fetâsı Yuşa b. Nun çıkar ve nazarlar daha ziyade ledünne çevrilir. Maddî planda yapılan ve olan işleri kendilerine isnat edip duran insanlar, ilm-i ledün sayesinde işin hakikatini anlar ve hayra ait bütün fiilleri hakikî sahibi olan Cenâb-ı Hakk’a verirler.

Demek ki, ister fert ister cemiyet, maddeten kuvvet kazandıkları ölçüde mânevî beslenme olmazsa dünyevîlik kaçınılmaz olur. Bu cümleden olarak bir hareketin temsilcileri maddî güç arttıkça gecelerini ihya ederek atmosferlerini aydınlatmıyor ve evrâd ü ezkârla ruhanîleşme peşinde değillerse, onlar bir mânâda düşüşe geçmiş ve kaybetmeye başlamışlar demektir. Bu bir iç kokuşma ve bir çöküştür.

Bunların dışında Kehf sûresinde anlatılan bir hâdise de, bağ ve bahçe sahibi iki kişinin durumudur.[10]Mağara devrinden sonra böyle bir imtihan devresine işaret gibi görünen bu hâdise de çok mühimdir. Servet sahibi olmak, bağ ve bahçe edinmek, elbette bir suç ve günah değildir. Ancak bunlar, insanın gönlünü çeliyor ve yapılması gereken insanlık adına büyük ve mühim işlerin ihmal edilmesine sebebiyet veriyorsa o zaman mahzurludur. Bu kıssada iki arkadaştan biri bu imtihanı vermiş diğeri ise kaybetmiştir. Demek oluyor ki, elenmeler her devrede devam etmektedir. Kimisi işin başında kaybederken, kimisi de işin ortasında veya sonunda kaybetmektedir. Buradan ipi göğüsleyinceye kadar (yani ruh bedenden ayrılıncaya kadar) insanın kazanmak veya kaybetmekle yüz yüze bulunduğunu çıkarabiliriz.

Âlemşümul kabul devresi ise Zülkarneyn’le anlatılmış olmaktadır. O devre, dünya muvazenesinde bir yer almak, sözü dinlenilir bir konumda bulunmak ve daima haksızlığın önünde bir set gibi durmak zamanıdır. Yol, usûlünce takip edilirse, Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve yardımıyla o hedefe de varılabilir.

Zülkarneyn olma, evvelâ mağarada Ashab-ı Kehf olmaktan başlar. Bu arada safvetini koruyanlar, ledünniyata sımsıkı bağlı olanlar ve işin başındaki hasbîliklerini sonuna kadar götürenler, bence işte fütüvvet cemaati onlardır ve insanlığın mâkus tali’ini de onlar değiştirecektir. Bağa, bahçeye, mal ve servete takılıp kalanlar, yazlığına kışlık ve kışlığına yazlık eklemeye çalışanlar ve en kıymetli sermayeleri olan ömürlerini böyle lüzumsuz arzu ve isteklerin arkasında koşarak tüketenlerin ise Zülkarneyn olmaya hakları ve liyakatleri yoktur.

M. Fethullah Gülen

[1] Bkz.: Kehf sûresi, 18/9-26. [2] Bkz.: Kehf sûresi, 18/60-82. [3] Bkz.: Kehf sûresi, 18/83-98. [4] Kehf sûresi, 18/9. [5] Kehf sûresi, 18/22. [6] Bkz.: Kehf sûresi, 18/13-14. [7] Bkz.: Bakara sûresi, 2/251. [8] Bkz.: Kehf sûresi, 18/65. [9] Kehf sûresi, 18/83. [10] Bkz.: Kehf sûresi, 18/32-34.

Zilzal suresinde zerre kadar günahın cezası vardır deniliyor ne dersiniz?

Açıklama: Zilzal suresinin son iki ayetinde “kim zerre kadar günah işlerse cezasını görür, kim de zerre kadar hayır işlerse mükâfatını görür” buyruluyor. Fakat pek çok ayette “Allah affeden bağışlayandır” beyanı geçiyor. Bu iki neticeyi nasıl anlamak lazım?

Tefsir kitaplarında bu ayetlerle alakalı yeterli açıklamalar vardır. İbni Abbas hazretlerinin görüşleri çerçevesinde şöyle diyebiliriz: Bir mümin, bir hayır işlediğinde onun cezasını ahirette kat katıyla görür. Bir şer işlediğinde ise, eğer dünyada cezasını görmemişse ahirete kalır. Allah affetmezse, kabirde, haşirde, sıratta vs yani cennete varıncaya kadar cezasını çeker. Terlemesi, korkması bile bir arınma vesilesidir. Böylece Cennete tertemiz ulaşır. Eğer, bu arınma yolları onun cezasını çekmesine yetmezse, cehennemde temizlenir ondan sonra cennete buyur edilir. Kâfire gelince, o bir iyilik yapmışsa onun karşılığını dünyada görür, rahat yaşar. Bütün kötülüklerinin cezasını ise ahirette görecektir.

Ayrıca Kurtubî’ye göre bu ayetler, Yüce Allah’ın, âdemoğlunun küçük büyük hiçbir amelinden bigâne, habersiz kal­madığına dair getirdiği bir misaldir.

Ahsen-i Takvîm ifadesini nasıl anlamalıyız?

Açıklama: Tîn sûresinde, insanın ahsen-i takvimde yaratıldığı ifade buyuruluyor. Buradaki ahsen-i takvim’den kasıt, bütün husûsiyetleriyle insanın yaratılışına bakıyor gibi. Ne dersiniz?

İnsan, yaratılış olarak mükemmel. Fakat, insan mâhiyetiyle hüviyetini ayırt etmek lâzım. İnsanın, eskilerin heyulâ” dediği bir mahiyet-i mücerredesi var. Bu mücerret mâhiyetiyle o, potansiyel insan. İçinde kin, nefret, gayz, başkaldırma gibi ilk anda menfî görünen husûsiyetler de bulunan bir mahiyet. İşte, bu husûsiyetler onun mükemmeliyeti çerçevesinde değil de, kendi aslî keyfiyetlerine göre işletilirse, insanın esfel-i sâfilîne düşmesi mukadderdir. Şerri işleme, insanda hayrı işlemeden daha ağır basar. Bu bakımdan, esfel-i sâfilîne, sadece mâhiyetindeki bu menfî husûsiyetleri işletmekle değil, onları olduğu gibi bırakmak ve hayra açık husûsiyetleri işletmemek sûretiyle de düşülebilir. Evet, bu husûsiyetler olduğu gibi bırakılırsa, insanda kokuşma olur. Kur’an, buna dikkat çekiyor ve ahsen-i takvîmden sonra hemen esfel-i sâfilîne düşüşü zikretmekle, hem insanın şerre daha çok yönelik yanına dikkat çekiyor, hem de onun nasıl kokuşup, düşebileceğinin ip uçlarını veriyor. Bunun ardından iman edip, sâlih amelde bulunanlar zikredilerek, esfel-i sâfilîne düşmemenin yolu gösterildiği gibi, kimlerin böyle bir düşüşten kurtulabileceği de belirtilmiş oluyor.

Tîn sûresiyle, Asr sûresi, birbirine benzer. Asr sûresinde, asra yemin ederek başlanır. Asr, bazılarına göre ikindi vaktidir. Efendimiz’in (sav), kendi beyanlarıyla, ikindi vakti peygamberi olması da, bu tevcihi kuvvetlendirir. Aynı zamanda Asr, Efendimiz’in Asr-ı Saâdetine işarette bulunur; bunun yanı sıra, insanın ortalama ömrüne telmihle, 100 yıldan ayrı bir asır ölçüsünü de vermiş olur. Gerçi, hadis-i şerifte her 100 yılda bir müceddid geleceği beyan buyurulur. 60 veya 62-63 yıl da bir asırdır; belki, Efendimiz’in ömrüne tekabül eden 60 veya 63 yılda, aynı sistem veya akım içinde bir müceddid gelirken, 100 yılda bir daha büyük müceddidler geliyor olabilir. Sahâbe, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn asırlarını belki böyle 60 senelerle birbirinden ayırmak daha doğru olur. Asr sûresinde bu şekilde zamana ve önemli zaman dilimlerine yemin edilirken, Tîn sûresinde, bir manâda büyük peygamberlerle alâkalı mekânlara yemin edilmektedir.” (M. Fethullah Gülen, Amerika’da Bir Ay)

Allah’tan gerektiği gibi korkma nasıl olur?

Açıklama: “Allah’tan, O’ndan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkun” âyetiyle, “İstidadınız ölçüsünde Allah’tan korkun” âyeti arasında nasıl bir münasebet vardır?

Makam ve derece münasebeti var. Yani, bazılarına, Allah’tan, O’ndan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkun” denilir. O’nun makamı, derecesi, böyle bir emre muhatap olmasını gerektirir. Fakat, bu emrin ifasının sınırı yoktur. Nasıl, Allah’a ne kadar ibadet edersek edelim, en sonunda söyleyeceğimiz, O’na gerektiği gibi ibadet edemediğimizin ve esasen bundan aciz bulunduğumuzun itirafı, yani “Sübhaneke mâ abednâke hakka ıbâdetike ya Ma’bud (Sübhansın Sen, Sana ibadetin hakkını veremedik, ibadet etmemiz gerektiği gibi ibadet edemedik)” ise, O’ndan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkmanın ulaşabildiğimiz en üst noktasında da söyleyeceğimiz, “Sen’den, korkmamız gerektiği ölçüde korkamadık; takva sahibi olmamız gerektiği ölçüde müttakî olamadık”tır. Çünkü bunun müşahhas bir sınırı yoktur ve olamaz da. Bununla birlikte, böyle bir emri kaldıracak ve onun şuurunda olanlara, “Allah karşısında, nasıl takvalı olunması gerekiyorsa, öyle takvalı olun” denir.

Sahâbe-i Kiram, bu emri alınca, bu onlara öyle ağır geldi ki, sararıp soldular. Çok kıyamdan ayakları şişti; çok secdeden elleri, alınları, dizleri nasır bağladı. Doyuncaya kadar yemek yiyemez, eşlerinin yanına yaklaşamaz oldular. Bu, bir imtihandı ve onları çıkmaları gereken mertebeye, dereceye çıkarma yolunda, geçmeleri gereken bir yol, bir basamaktı. Bu imtihanda muvaffak oldular ve bu defa Cenab-ı Allah, yükü biraz hafifletti ve meseleyi istitaate havale etti. Zaten, arz etmeğe çalıştığım gibi, O’nun karşısında nasıl titremek, nasıl takvalı olmak gerekiyorsa, öyle takvalı olmaya çalışmanın bir sonu olmadığı için, bu mevzuda varılacak nokta da yine istitaate vâbestedir. Yani herkese düşen, kapasitesi ölçüsünde takvalı olmaya çalışmaktır. İslâm, bir bakıma hanifiye-i semha, yani kolaylık dini olarak, tekliflerini güce ve kapasiteye göre yapar. “Teklif-i ma lâ yütak”, yani takat getirilemeyecek sorumluluk yükleme İslâm’da yoktur. İşte, “gücünüz ölçüsünde Allah’tan korkun, kapasiteniz ölçüsünde takvalı olun” demek, takvayı, “teklif-i mâ yütak” olarak emretmemek demektir.” (M. Fethullah Gülen, Amerika’da Bir Ay)

Yasin Sûresi’ndeki “Vah halimize! Bizi yattığımız bu yerden, bu uykumuzdan kim kaldırdı?” (Yasin, 36/52) âyetini nasıl yorumlamak lâzım?

Demek ki kabir, daha sonraki âlemlere göre bir uyku gibi. Hz. Ali efendimiz, İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” buyuruyor. Nasıl dünya hayatı kabir hayatına göre bir uykudur; aynen onun gibi, kabir hayatı da, Âhiret âlemlerindeki hayata göre bir uykudur. İnsan uykusunda da belli bir azaba düçar olabilir. Cehennem azabına göre kabir azabı, uyanık insanın gördüğü azaba göre uykudaki insanın rüyasında düçar olduğu azap gibidir.

Orada, Âhiret’te de nasıl muamele göreceğiniz ortaya çıkıyor. Meselâ, bir yere yolculuk yapacaksınız; bunu yaya mı yapacaksınız, bir hayvan sırtında mı yapacaksınız, tren, vapur, uçak veya füzeyle mi yapacaksınız; yolunuz nasıldır, inişleri yokuşları, engebeleri var mıdır, varsa nasıldır; bütün bunların bilinmesi gibi, kabirde gördüğünüz muameleye göre de yolunuzun kalan tarafı ana hususiyetleriyle belirmiş oluyor.” (M. Fethullah Gülen, Amerika’da Bir Ay)

Hz. Nuh’un (a.s.), oğlu, Hz. İbrahim’in (a.s.) de babası için istiğfarı şefâat ile irtibatlandırılabilir mi?

“Nuh Rabbine hitab edip: Ya Rabbi, dedi, elbette boğulan oğlum da âilemdendi, öz evladımdı. (Halbuki ben, onları gemiye alırken, Sen bana kurtulacaklarını müjdelemiştin) Senin va’din elbette haktır ve Sen Hâkimlerin Hâkimisin. Allah: Ey Nuh! O senin âilenden değildir, çünkü o, dürüst iş yapan, temiz bir insan değildi. O halde, hakkında kesin bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme. Cahilce bir davranışta bulunmayasın diye sana öğüt veriyorum.”

Mevdûdî, bu âyeti şöyle tahlil eder:

“Kureyşliler, kendilerini İbrahim soyundan saydıkları için, Arapların dînî, ahlâkî, siyâsî ve kültürel liderliğinin kendilerine ait olduğunu sanıyorlardı. Bunlar, Allah’ın yüce mahkemesinde hiçbir zarara uğramayacakları tarzında yanlış bir düşüncedeydiler. Kendilerinin, Hz. İbrahim (a.s.) gibi Allah’ın sevgili peygamberinin evlâtları ve mirasçıları oldukları düşüncesiyle, suçlu olsalar bile, şefâat olunacaklarına inanırlardı. Kureyşli ve Mekkelilerin bu yanlış fikrini reddetmek amacıyla Cenâb-ı Allah, kendilerine Hz. Nuh’un başına gelenleri hatırlatmıştır.

Hz. Nuh, oğlunun mümin olduğu düşüncesiyle bu istekte bulunmuştu. Gerçekte ise, boğulan oğlu bir kâfir idi. Zaten mümin olsaydı, gemiye binerdi ve kurtulurdu. Burada Hz. Nuh, ya oğlunun gerçekten kâfir olduğundan haberdar değildi, ya da biliyordu da, belki son anda iman etmiş olabilir düşüncesiyle hareket etti ve Allah’a, oğlunun kurtulması için dua etti.

Hz. Nuh ile oğlu arasında geçen konuşmalar ve oğlunu tufandan kurtarmak için Allah’a yalvarması da, onun babalık hisleriyle coşarak bir nev’i şefâat etmesi sayılabilir. Ancak bu şefâat isabetli olmadığı için Allah onu uyarmış ve isteğini geri çevirmiştir. Çünkü âdet-i ilâhî gereği, gelecek azaptan kurtarılacak olanlar, peygamberler ve onların tâbileri, yani iman edenlerdir.

Hz. İbrahim’in duası da Kur’ân’da şöyle ifade edilmektedir: “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani onlar hemşehrilerine şöyle demişlerdi: ‘Bizim ne sizinle ne de Allah’tan başka ibadet ettiğiniz ortaklarınızla hiçbir ilişiğimiz kalmamıştır. Siz Allah’ın tek ilâh olduğuna inanmadıkça, biz sizi reddediyor, bizimle sizin aranızda ebedî olarak düşmanlık ve nefret meydana geldiğini îlân ediyoruz.’ Ne var ki İbrahim, babasına: ‘Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Bununla beraber, Allah’ın senin hakkında dilediği hiçbir şeyi önlemem mümkün değildir’ dedi.”

Hz. İbrahim (a.s.), daha sonra babasının Allah’a düşman olduğunu anlayınca, ondan uzaklaşmıştır: “İbrahim’in babası için af dilemesi ise sırf ona yaptığı va’di yerine getirmek için olmuştu. Fakat, onun Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, onunla ilgisini kesti. Gerçekten İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.”111 Burada da Hz. Nuh’un (a.s.) benzeri bir durum söz konusudur. Hz. İbrahim, babasının Allah’a gerçekten düşman olduğunu öğrenir öğrenmez istiğfarından vazgeçmiştir. Dolayısıyla bu âyetlerde, Hz. Nuh örneğindeki gibi dua anlamında bir şefâat söz konusu olmuş, ancak, babası imana yanaşmadığından yapılan dua ve istiğfar yerini bulmamış, diğer bir ifadeyle geri çevrilmiştir.( Doç. Dr. Mesut Erdal, 40 Soruda Şefaat İnancı)

Kur’ân-ı Kerim, âhirette şefâatle kurtuluşa ümit bağlayanlara nasıl uyarıda bulunmaktadır?

Enâm sûresinin 51. âyeti150 iki şekilde tefsir edilmektedir. Buna göre, iki yorumu yansıtan meâlin her ikisini de kaydetmekte fayda vardır:

a- “Allah’tan başka birtakım tanrıların, Allah’ın huzurunda kendilerini kurtaracaklarına inanan o kimseleri sen Kur’ân’la uyar ki, O’nun huzurunda kendilerini savunacak ne bir hâmîleri, ne de bir şefâatçileri olmayacaktır.”

b- “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’ân ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost, ne de bir aracı vardır; belki sakınırlar.”

Taberî, bu âyeti şöyle tefsir etmiştir: Ey Muhammed! Rablerinin huzuruna haşrolunacaklarından korkanları, sen, sana indirdiğimiz Kur’ân ile uyar. Çünkü onlar Allah’ın vâdettiği mükâfat ve cezayı tasdik ediyorlar. Allah’ı hoşnud edecek ameller yapıyorlar ve âhirette kendilerini kurtaracak çalışmalara devam ediyorlar. Onlar için Allah’tan başka –azab ettiği taktirde– Allah’ın azabından kurtaracak hâmileri ve şefâat edenleri yoktur. İşte sen onları kendi nefisleri hakkında Allah’tan sakınmaları, Rab’lerine itaat etmeleri ve ona isyan etmekten sakınarak, öfkesinden emin olmaları için uyar.” Ayrıca Taberî, âyete şu anlamın da verildiğini kaydeder: “Haşrolunacaklarını bilenleri uyar.” Buna göre âyette geçen ????? ?????? yani ‘korkanlar’, ‘bilenler’ makamında zikredilmiştir.”

Âyetin iniş sebebi hakkında şu rivâyet zikredilmektedir: “Müşriklerden Utbe, Şeybe ve Mut’im ibn Adiyy gibi ileri gelen kişiler, Ebû Tâlib’e gelerek şöyle dediler: ‘Eğer yeğenin şu bizim köle ve hizmetkârlarımızı yanından kovsa çok rahatlayacağız ve ona tâbi olmamız da kolaylaşacak.’ Ebû Tâlib Hz. Peygamber’e gelir ve bu söylenenleri ona iletir. Orada bulunan Hz. Ömer: “Onların dediklerini bir yapsan da niyetlerini ve bu sözleriyle hangi hedefe ulaşmak istediklerini bir anlasak” diye öneride bulunur. İşte bu olay üzerine Allah, yukarıdaki mezkûr âyetleri indirdi. Hz. Ömer ise yaptığı tekliften dolayı Hz. Peygamber’den (s.a.s.) özür diledi.

Bu âyetle ilgili olarak Elmalılı Hamdi Yazır’ın yorumu, âyeti tüm açıklığıyla izah etmektedir:

“Ve bu vahiyle, o kimseleri inzar et ki, Rab’larının huzuruna çıkmaktan korkarlar. O halde ki, kendilerinin Rabbülâlemîn’den başka ne bir velîleri, ne de bir şefâatçileri yoktur. Gerek vukûuna iman ile olsun ve gerek imkân ve ihtimal üzerine şekk ü tereddütle olsun kalplerinde böyle bir haşir korkusu, bir âhiret hissi bulunduğu halde korunmayan veya korunmasını bilmeyen gayr-i müttakîleri inzar eyle. Yani bunlar içinde, bu sayede ittikâ edecek, korunacak olanlar vardır. Gerçi haşir ve ahireti külliyyen inkâr edenler, yahut ahirete inanmakla beraber Allah’ın azabından kendilerini katiyyen kurtarabilecek Allah’dan başka velîleri ve şefâatçıları bulunduğuna kesin itikad etmiş bulunanlar, meselâ putlarının vesâir ilâh tanıdıklarının ve babalarının, dedelerinin, pirlerinin ve Allah’ın izni olmadan Peygamberlerinin Allah’a karşı kendilerine sahib olup şefâat edeceğine inanmış olanlar, kâbil-i inzar değil iseler de, Allah’dan başka velî ve şefîleri olmadığına inanan veya ihtimal verenler kâbil-i inzar ve teessürdürler.”

Âyet hakkında iki farklı tefsir görüyoruz: Birincisinde uyarılmak istenen insanlar müslümanlardır. Elmalılı’nın ifadesiyle, “kalplerinde zayıf olsun kuvvetli olsun bir şekilde âhiret hissi bulunup da korunmayan veya korunmasını bilmeyenlerin uyarılması” söz konusudur. İkincisinde ise, Ebu’s-Suûd ve Şevkânî gibi âlimlerin yorumuna göre, âhirette Allah’tan başka birilerinin kendilerini kurtaracağına veya yardım olunacaklarına inanan müşriklerin ve kitap ehlinin uyarılması sözkonusudur. İkinci yorum, âyetin lafzî örgüsüne pek uygun düşmemektedir. Bizim kanaatimizce, âyette, uyarılmak istenen kimseler, haşre ve neşre inandıkları halde, eskiden sahip oldukları şirk inancını tamamen gönüllerinden silememiş veya tevhid inancını henüz tam hazmetmemiş bulunan bazı yeni Müslümanlar olmalıdır. Böylelikle, eskiye ve câhiliye dönemine âit yanlış inançlar, müslümanların kalbinden tamamiyle ortadan kaldırılmak istenmiştir.

Diğer bir uyarı ise şu âyetle yapılmaktadır:

“Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence hâline getiren, kendilerini dünya hayatı aldatmış olan kimseleri kendi hallerine bırak. Sen, onlara yalnız Kur’ân ile öğüt ver ki, Allah’tan başka yardımcısı ve şefâatçisi bulunmayan hiçbir nefis, işlediği günahlar yüzünden helâke sürüklenmesin. O, her türlü fidyeyi denkleştirse bile, yine ondan kabul edilmez. İnkârlarından dolayı onlara kaynar sudan bir içecek ve acı veren bir azap vardır.”

Bu âyette çok açık bir üslup ile inkârcılara hitab edilmiş ve inkârcılar âhiretteki zorluklardan kurtulmaları için dünyada iman etmeleri hususunda ciddi bir şekilde uyarılmışlardır. (Doç. Dr. Mesut Erdal, 40 Soruda Şefaat İnancı)

Şefâatçilerin şefâatinin fayda vermeyeceği zümre hangisidir?

“Artık onlara şefâatçilerin şefâati fayda etmez.”

Suyûtî, tefsirinde Hasan-ı Basrî’nin “Biz, şehidin ailesinden yetmiş kişiye şefâat edeceğini konuşurduk.” dediğini ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ise ‘Ümmetim içinde bir adam bulunur ki, onun şefâatiyle Allah, Benî Temîm kabilesinden daha fazla insanı (cehennemden çıkarıp) cennete girdirir.’ buyurduğunu kaydeder.”

Kurtubî ise şöyle der: “Bu âyet, günahkârlara şefâat edileceğinin doğruluğuna bir delildir. Şöyle ki: Tevhid ehli bir grup insana günahları sebebiyle azap edilir, sonra Allah onların tevhidlerine bakarak merhamet eder ve şefâatle cehennemden çıkarılırlar.146 Kâfirler için ise şefâat edecek kimse yoktur.

Taberî şöyle tefsir eder: “Âyette şöyle buyurulur: Allah’ın tevhid ehli günahkârlar için kendilerine şefâat etme yetkisi verdiği kimseler, âyette bahsi geçen vasıfları taşıyanlara şefâat etmeyeceklerdir. Şu kadar var ki, bu âyette, Yüce Allah’ın bazı kullarına diğer bir kısım insanlar hakkında şefâat ettireceği hususunda açık bir delâlet vardır.”

Suyûtî de âyete kısa bir açıklama getirir ve şöyle der: “Onlara melek, peygamber ve sâlihlerden şefâat edenlerin şefâati fayda vermez. Yani ‘Onlara şefâat yoktur.’ demek istenmiştir.”

Şefâat edilecek kimselerin cehennemde tanınmaları konusuna, bazı hadis rivâyetleri açıklık getirir: “Lâ ilâhe illallah diyen ve kalbinde biraz hayır bulunan insanın yüzünü cehennem ateşi yakmaz. Lâ ilâhe illallah deyip de, kalbinde hiçhayır bulunmayana ise şefâat fayda vermez.” (Doç. Dr. Mesut Erdal, 40 Soruda Şefaat İnancı)

Allah’ın izni olmaksızın bir kimse şefâatçi olabilir mi?

Olamaz; zira Yüce Allah şöyle buyurur: “Sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arş üzerinde hükümrân olan, her işi yerli yerince çekip çeviren Allah’tır. Kendisinden izin çıkmadıkça, O’nun katında hiçbir şefâatçi iş bitiremez. İşte Rabbiniz, bu vasıflara sahip olan Allah’tır. Öyleyse O’nu, bir tanıyarak, yalnız O’na ibadet ediniz. hâlâ gerçekleri düşünmeyecek misiniz?”

Müfessirlere göre bu âyet, Allah’ın azamet ve büyüklüğünü takrir ve tanrılarının kendilerine şefâat edeceğine inanan müşrik ve münkirlere bir cevaptır. Âyette aynı zamanda –dolaylı olarak–, Allah’ın izin verdiği kimselere şefâat edileceği de îmâ edilmiştir.

Ayrıca şu âyetlerde de inkarcılara yönelik uyarılar ve cevaplar söz konusudur.

“Yoksa: ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar? Bilakis, o gerçeğin ta kendisidir. Senden önce kendilerini uyaran hiçbir peygamber gelmemiş olan bir toplumu, doğru yolu bulmaları ümidiyle uyarman için Rabb’in tarafından gönderilmiştir.”

“Allah, o Hak Mabûddur ki gökleri, yeri ve ikisinin arasındaki varlıkları altı günde yaratmış, sonra da Arşına kurulmuş mutlak hükümrândır. Sizin O’ndan başka ne bir hâminiz, ne bir şefâatçiniz yoktur. Hâlâ gereğince düşünmez misiniz?” (Doç. Dr. Mesut Erdal, 40 Soruda Şefaat)

O gün şefâat kimlere fayda verecek?

“O gün, Rahman’ın şefâat izni verip sözünden râzı olduğu kimselerden başkasının şefâati fayda vermez.” âyeti, bize şefâatin Allah’ın izni ve rızası dahilinde cereyan edeceğini beyan etmektedir.

Beydâvî bu âyeti şöyle tefsir etmiştir: “Şefâatten istisna söz konusudur. Yani, ancak Allah’ın izin verdiği kimsenin şefâati faydalı olacaktır. Diğer bir ifadeyle, “Ancak kendisine şefâat edilmek konusunda izin verilenler için şefâat yararlı olur.”

Ebu’s-Suûd da âyeti şöyle yorumlar: “O müthiş hâdiselerin olacağı gün, şefâat edenlerden gelen şefâat, hiç kimseye fayda sağlamaz. Ancak Rahman’ın şefâat etmesi için izin verdiği ve sözünden râzı olduğu kimseler istisnadır. Bu durumdaki insanlardan başkası için şefâat farazâ bir kısım şefâatçilerden sâdır olsa bile fayda vermez.”

Bu yorumdan şu çıkmaktadır: Şefâatin faydalı olması ve kişiyi azaptan kurtarması şefâat edilmek istenen kişinin durumuna bağlıdır. Şefâat etmeye kalkışanların şefâat etmeleri yeter sebep değil, bunun yanı sıra bir de, Allah’ın râzı olduğu kimseler hakkında şefâat etmeleri gerekir.

Kurtubî ise âyeti şöyle tahlil eder: Şefâat hiç kimseye fayda vermez; ancak, Rahman’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu, yani şefâat hususunda sözünden razı olduğu kimsenin şefâati müstesnadır. Şöyle de mânâ verilmiştir: “Şefâat, ancak razı olunan sözü bulunanlara fayda sağlar. İbn Abbas şöyle demiştir: O söz ise ‘Lâ ilâhe illâllah’ tır. Allah ancak bu sözü söyleyenlere şefâat edilmesine izin verecektir.”

Bu âyet, müminden başkasına kesinlikle şefâat edilmesinin söz konusu olmayacağını gösterir.2Nitekim Taberî tefsirinde, bu âyeti açıklama sadedinde Katâde’ye isnad edilen şu rivayet yer alır: “Bilmelidir ki, kıyâmet günü insanların bazısı, bazısı için şefâat edecektir. Bize Rasûlullah’ın şöyle dediği zikredilmişti: “Ümmetim içinde öyle bir adam bulunacaktır ki, Allah onun vâsıtasıyla Temîm kabilesine mensup insanlardan daha çok sayıda insanı Cennet’e koyacaktır.” Biz aramızda “Bir şehidin yakınlarından yetmiş kişi için şefâatçi olacağını konuşurduk.” (Doç. Dr. Mesut Erdal, 40 Soruda Şefaat İnancı)

‘Zâlimlerin, şefâatçisi yoktur’ âyetini nasıl anlamak gerekir?

“Onları, yaklaşan o müthiş güne karşı uyar. Yürekler ağıza gelir, yutkunur da yutkunurlar. O zâlimlerin ne dostları, ne de sözüne itibar edilir şefâatçileri olur.”163

Âyette “zâlimler” için şefâatçi bulunmayacağı bildirilmişti. Burada konuyu daha da netleştirebilmek için Kur’ân’daki zulm kavramına temas etmemiz yerinde olacaktır:

Arapça’da zulm kelimesi “bir şeyi asıl yerine değil de başka bir yere koymak”, “haddi aşmak”, “istikâmetten ve asıl maksattan sapmak” anlamlarına gelmektedir.164

Kur’ân’daki zulm kavramını ise Râğıb el-İsfahânî şöyle özetlemektedir:

“Kur’ân’da zulm kelimesi hem büyük hem de küçük günah için kullanılmıştır. Meselâ Kur’ân, Hz. Âdem (Bakara, 2/35) için, hem de İblis (Kehf, 18/50) için –her ne kadar bu iki zulüm arasında büyük fark bulunsa da– zâlim nitelemesini yapmıştır. Âlimler zulmü üç kısma ayırmışlardır:

Birincisi, insan ile Allah arasında cereyan eden zulümdür ki, bu zulmün en büyüğü küfür, şirk ve nifaktır. Bu nedenle Allah, “Muhakkak ki şirk büyük bir zulümdür” (Lokman, 31/13) buyurdu. Yine bunu kastederek “Dikkat edin! Allah’ın lâneti zalimler üzerinedir” (Hûd, 11/18) demiştir. Kezâ bu mânâda “Allah’a karşı yalan söyleyenden daha zâlim kimdir?” (Zümer, 39/32) buyurmuştur.

İkincisi, insan ile hemcinsleri arasındaki zulüm. “Bir kötülüğün karşılığı bir kötülüktür…ilh”, (Şûrâ, 42/40), “Allah, zâlimleri sevmez” (Âl-i İmrân, 3/140), “kim mazlûm olarak katledilirse” (İsrâ, 17/33) gibi âyetlerde geçen zulümler bu cümledendir.

Üçüncüsü de, kişi ile kendisi arasında cereyan eden zulümdür. “Onlardan bir kısmı, kendine zulmetmiştir” (Fâtır, 35/32), “Ben, kendime zulmettim” (Kasas, 28/16), “Hani onlar nefislerine zulmetmişlerdi” (Nisâ, 4/64), “yoksa zâlimlerden olursunuz” (A’râf, 7/19), “Kim bunu yaparsa nefsine zulmetmiş olur” (Bakara, 2/231) gibi âyetler de zulmün bu nev’ini anlatır. Râğıb el-İsfahânî, aslında bu üç tür zulmün hakikatte nefse zulme ircâ edilebileceğini ifade eder ki165 doğru bir tesbittir. Zira insanoğlu, kime karşı ne yaparsa yapsın âhirette, ceza veya ödülünü bizzat kendisi görecektir. Yani daha açık bir ifadeyle “İnsan ne yaparsa kendisine yapar.” diyebiliriz.

Önde gelen müfessirlerimizden Kurtubî bazılarının zulm ve zalim kelimesini geniş kapsamda ele alarak, onların şefâati reddeden söylemlerine karşı şöyle der:

“Bazıları bu âyetle ilgili olarak dediler ki, “kebâir/büyük günah işleyenler zâlimdirler ve kim de bir kötülük yaparsa karşılığını mutlaka görür, ondan şefâat de kabul edilmez.” Bize göre ise bu âyetler bütün zâlimler için genel değildir ve kullanılan kalıp, umum ifade etmez ki, her kötülük yapanı içine alsın. Burada kastedilenler, aslında müminler değil, kâfirlerdir. Bunu desteklemek üzere gelen haberler mevcuttur. Nitekim, Allah bazı toplumlar için şefâati öngörürken, bazılarından da kabul etmeyeceğini bildirmiştir. Şefâat kâfirlere değil, müminlere fayda verecektir. Müfessirler, “Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse başkasının yerine bir şey ödeyemez, kimseden şefâat kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz, hem onlara yardım da edilmez.” (Bakara, 2/48) âyetindeki ‘nefs’ten muradın, kâfir nefs olduğu konusunda fikir birliği halindedirler. Biz her ne kadar azabın tüm zâlim ve âsiler için söz konusu olacağını söylemiş olsak da, müminler ateşte ebedî kalacaklardır diyemeyiz. Zira bu konuda delilimiz, “Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, ama bunun altındaki diğer günahları, dilediği kimse hakkında affeder.” (Nisâ, 4/48) ve “Allah’ın rahmetinden aslâ ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü, kâfirler gürûhu dışında hiç kimse, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez” (Yusuf, 12/87) âyetleridir.

Eğer itiraz edenler, Allah: “Onlar, ancak Allah’ın râzı olduğu kimselere şefâat ederler” buyurdu. Fâsık da Allah’ın râzı olmadığı kimsedir. Dolayısıyla, ‘fasıklara şefâat edilemez’, derlerse cevabımız şöyle olur:

“Dikkat edilirse Allah râzı olmak fiilini, gelecek zaman kipiyle, yani “râzı olacağı kimseler hariç” dememiş, aksine geçmiş zaman kipi kullanarak “râzı olduğu kimseler hâriç” buyurmuştur. Allah’ın şefâat için râzı olduğu kimseler ise “Rahman’ın huzurunda, söz almış olanlar dışında hiç kimse şefâat edemez.” (Meryem, 19/87) âyetinin gösterdiği üzere tevhid ehlidir. Nitekim bu âyetle ilgili olarak, Allah Rasûlü’ne “Allah’ın yaratıklarıyla olan ahdi nedir? diye sorulmuş, cevap olarak da “O’na inanmaları ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır” buyurmuştur.

Müfessirler, “Tevbe edenleri ve Senin yoluna uyanları bağışla” (Mü’min, 40/7) âyetini şirkten tevbe edenler diye tefsir etmişler, yoldan maksadın ise müminlerin yolu olduğunu belirtmişlerdir. Buna göre melekler, Allah’tan onların şirk dışında kalan günahlarını bağışlamasını taleb etmişlerdir; çünkü Allah şirk dışındaki günahları bağışlayabileceğini beyan etmektedir. (Nisâ, 4/48)

İtiraz edenler eğer, “Ümmetin tamamı Hz. Peygamber’in şefâatini isterler. Şayet sadece kebâir ehli için olsaydı meleklerin bu istiğfar talebi anlamsız olurdu.” diyecek olurlarsa, onlara cevabımız şudur:

“Her Müslüman, Hz. Rasûlullah’ın şefâatinin kendisine de erişmesini ister. Çünkü Müslüman, günahlardan sâlim olmadığına inanır ve Allah’ın yüklediği tüm mükellefiyetleri tam yerine getiremediğinin bilincindedir. Hatta her mümin kendi noksanlığını itiraf eder. Bu nedenle cezadan korkar ve bu bağlamda Allah Rasûlü buyurur ki: “Hiç kimse, Allah’ın rahmeti olmaksızın kurtulamaz.” Sen de mi ey Allah’ın Rasûlü denilince “Evet ben bile, ancak Allah’ın rahmetiyle beni kuşatması sayesinde kurtulabilirim.”166

Âyet hakkında Tefhîmu’l-Kur’ân’da ise şu yorum yapılmaktadır: “Burada kâfirlerin “şefâat” hakkındaki inanç ve tasavvurları reddedilmektedir. Zâlimlerden şefâat eden olmayacaktır. Çünkü şefâat etme hakkı sadece sâlih kullara verilecektir. Allah’ın sâlih kulları ise, zalim, fâsık ve fâcir kimselerle dost olamayacakları için onlara şefâatte de bulunamazlar.”167

Âyet üzerindeki yorumları şöyle değerlendirmemiz mümkündür: Âyette belirtilen zâlimler ifadesinin anlamı, küfür ve şirk üzere ölen insanlardır. Yoksa günaha girmek anlamındaki kendi kendilerine zulmedenler değildir. Buna göre, küfür ve şirk içinde ölen insanlar için kesinlikle şefâat söz konusu olmayacaktır. Ancak mümin olmakla birlikte şirk ve inkâr dışında bazı günahlarla Allah’ın huzuruna varanların şefâat ile kurtuluşa ermeleri imkân dâhilindedir. (Doç. Dr. Mesut Erdal, 40 Soruda Şefaat İnancı)

Nisa suresinde 11 ve 12. ayetlerinde geçen miras paylaşımında payların toplamı “1” e eşitlenmiyor. Bu hususu nasıl açıklayabilirsiniz?

Bu hususta kendince açıklama yapanlar, bazı noktalarda yanılmaktadırlar ve niyetleri de ayetleri anlamaktan ziyade insanların kafalarını karıştırmaktır. Güya ayette matematik hatası varmış da bu durum, Kur’an’ın –hâşâ- bir insan eseri olduğuna ya da –hâşâ- Kur’an’ın değiştirildiğine dair bir delilmiş gibi öne sürülmüştür.

Hâlbuki ayette söz konusu edilen husus, adil miras paylaşımıdır. Yoksa matematik hesabı yapmak değildir. Bütün payların toplamı “1” rakamını bulacak diye bir şart da yoktur. Hesabın 1’ i bulmadığı durumlarda avliyye yöntemi devreye girer ve ayetin maksadı olan adil miras paylaşımı gerçekleştirilmiş olur.

Ağza dolanan ve problem olarak gösterilen durum şudur: Miras paylaştırılırken bazı durumlarda payların toplamı, paydadan daha yüksek çıkmaktadır. Bu duruma İslam Hukuku’nda avl veya avliyye denilir. Bu durumda şu çözüm ortaya konmuştur: Payların toplamı ne çıkmışsa, paydada o rakam esas tutulur ve miras yeniden bölüştürülür. Böylece herkese hakkı verilmiş olur. Neticede herhangi bir haksızlık söz konusu olmaz.

Avliyye yöntemiyle mesele çözüldükten sonra artık matematik hesapları yaparak Kur’an’da ve İslam’ın hükümlerinde hata aramak, ya bir kasıttır ya da cehalettir.

“Hayat gayesiz değildir” ne demektir, ayetle açıklar mısınız?

Hayat, gayesiz değildir. Hayatı yaratan Allah, kendisini tanıtmak, sevdirmek için yaratmıştır. Hayatın en mümtaz varlığı insana düşen de O Yaratıcıyı tanımak, O’nun istediklerini yapmak, Onun rızasını ve ebedi cenneti kazanmaktır. Bu konuda Kur’an’da pek çok ayet vardır: Mesela:

Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat Suresi, 51/56)

Elbette Biz göğü, yeri ve aralarında olan varlıkları oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. (Enbiya Suresi, 21/16)

“Bizim sizi boşuna yarattığımızı, Bizim huzurumuza dönüp hesap vermeyeceğinizi mi sandınız?” (Müminun Suresi, 23/115)

İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? (Kıyamet Suresi, 75/36)

Bu ayetlerde gaye hatırlatılıyor. Şu gelen ayetlerde de hayatın geçici fani yönüne vurgu yapılarak bu fani yönünün oyun eğlenceden ibaret olduğuna, dolayısıyla da aldanılmaması ve esas gayeden sapılmaması gerektiğine dikkatler çekiliyor:

Düşünseler şunu da anlarlardı ki: bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir ve ebedî âhiret diyarı ise, hayatın ta kendisidir.Keşke bunu bir bilselerdi! (Ankebut Suresi, 29/64)

Dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer siz iman eder ve haramlardan sakınırsanız, hem size mükâfatlarınızı verir, hem de mallarınızın tamamını istemez. (Muhammed Suresi, 47/36)

Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise, fenalıklardan sakınanlar için daha hayırlıdır, halâ akıllanmayacak mısınız? (Enam Suresi, 6/32)

Bu ve benzeri ayetlerin manasını topluca yansıtan Bediüzzaman Hazretleri dünyanın üç yüzünden bahsederek şöyle diyor:

“Dünyanın üç yüzü var:

Birinci yüzü: Cenâb-ı Hakk’ın Esmâsına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mânâ-yı harfiyle, onlara âyinedârlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektûbât-ı Samedâniyedir. Bu yüzü gâyet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır.

İkinci yüzü: Âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennet’in mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete lâyıktır.

Üçüncü yüzü: İnsanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesâtı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünki fânidir, zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadîste varid olan tahkir ve ehl-i hakikatın ettiği nefret, bu yüzdedir.

Kur’an-ı Hakîm’in kâinattan ve mevcûdâttan ehemmiyetkârane, istihsankârane bahsi ise; evvelki iki yüze bakar. Sahabelerin ve sâir ehlullahın mergub dünyaları, evvelki iki yüzdedir.” (Otuzikinci Söz, Beşinci Remiz)

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz